31 Aralık 2009 Perşembe

TEŞEKKÜRLER 2009



(31.12.2009 Tarihinde www.kuraldisi.com da yayınlanmıştır.)

Bir yıl bir an gibi geçti ve gitti yine.

2009 şaşırtmadı beni. Kendi içimdekileri döktü bir yıl boyunca dışıma. Yerine yenilerini doldurdu. Bunun için bir yıl boyunca elinden geleni ardına koymadı.

Son hazırlıklarını tamamladı artık. Hüzünlü olsa da gideceği için yerini yeni bir yıla seve seve bırakmaya hazır. ‘’Eskiler üzerine düşeni yapıp gitmeyi bilmeli, yoksa yeniler nasıl girer hayata.’’ deyip ona biçilen zamanın dolmasını bekliyor.

2008 de yaşadığım kıtlık üzerime çöküp, bolluğu yaratmaya zorlamıştı beni.

2009’un hepimiz için bolluk ve bereket yılı olmasını dilemiş ve öyle olacağına da inanmıştım. Benim açımdan öyle de oldu. İnandığımı yaşadım 2009’da.

Mart ayının başında anneannemdem miras aldım önce. Mirastan önce kızım benim yanıma döndü ve Haziran ayında dizide oynamaya başladı. Dizi kısa sürmüş olsa da 2008’de elime geçen paranın tamamı kadar kazandı. Miras ve onun kazandığı para ile bolluk ve bereket içinde geçirdik 2009’u.

‘’2008’’ dediğimde ‘’aman anne hatırlatma tüylerim diken diken oluyor’’. dese de kızım, ben biliyorum ki biz 2009’daki bolluğu 2008 yılındaki kıtlığa borçluyuz.

‘’2009'da yaşayacağım her şey için teşekkürler Tanrı'm. Hiçbir şeyden şikâyetim olmayacak...’’ demiştim geçen yıl. Hiçbir şeyden şikâyetim olmadı. Tam aksine yaşadığım her şeyden memnuniyet duydum.

Evdeki eskiler bir bir kırılıp döküldükçe, hizmetini tamamlayan eskilerin çıkıp gittiğini ve yenilere yer açıldığını hayatın bana böyle gösterdiğini düşünüp memnuniyet duydum. Kırılıp dökülmeyen ama durdukları yerde ‘’bırak bizi gidelim’’ deyip izin isteyenlere de izin verdim ve ait oldukları yere gönderdim hepsini.

Sigortalar atıp bir günümüzü elektriksiz ve üşüyerek geçirdiğimizde, elektrik tesisatı yenilenmek zorunda kalınca, bu yenilenmenin ruhsal ve bedensel elektrik tesisatımın yenilenmesinden yansıdığına inanıp memnuniyet duydum.

Banyodaki su borularını birleştiren parçanın orijinal olmamasından, oraya ait olmayan iki parçanın eritilerek birbirine yapıştırılması suretiyle yapılmış olmasından ve suyun bir borudan diğerine akışını artık sağlayamayacak duruma gelmesinden, ani bir patlama ile sular fışkırmaya başladığında ve ertesi gün usta gelinceye kadar yirmi saat boyunca akıp durduğunda memnuniyet duydum.

Bundan sonra hayat, o patlayan su gibi şiddetle akıp gidecek, bana ait olmayan, özüme uymayan, oradan buradan toplayıp bana yapıştırılan zihniyetleri fırlatıp atacaktı.

Bana bunu hissettiren bu olaya şükrettim ve memnuniyet duydum.

Bunlar gibi aksilik kabul edilebilecek ama benim aksiseda kabul ettiğim nice olaydan şikâyet etmedim. Hepsine şükredip bana anlatmak istediklerine olumlu anlamlar yükledim. Olumsuzun işaret ettiği olumluyu yakalamayı fırsat bilip, bana getirmesi için hayata sipariş ettim.

Evimdeki eskileri sırası geldikçe yenileyen hayat, bendeki eskileri de yeniledi sırasıyla. Bırakamadıklarımı ise bırakmam için elinden gelen zorlamayı yapıp durdu 2009’da.

İçsel olarak vedalaştım eskilerle ve bunları yenileriyle değiştirme işini hayata bıraktım. 2009’daki eskilerle mücadeleye ve vedalaşmaya bakıp 2010’daki yenilenmeyi görmemek mümkün değil.

Şimdiden 2010’un yenilenmenin,yeni başlangıçların yılı olacağını hissediyorum. Hepimiz için böyle olmasını diliyorum. Bizi yeniye hazırlayan eski yılımıza şükrediyorum.

2010, kendine yenilmeyenlerin, kendini yenileyenlerin yılı olsun. Eski yılın içime doldurduklarını dışıma dökeceğin için şimdiden teşekkürler yeni yıl.

2010’da yaşayacağım her şey için teşekkürler hayat… Hiçbir şeyden şikâyetim olmayacak…


...


***************


...


Bu yazımı 15 Aralık gecesi yazıp göndermiştim editörümüze. 16 Aralık günü büyük kızımın doğum günüydü. O gün hazırlıklarına yardım edip çıktım evden, kızımı arkadaşlarıyla bıraktım o gece. Ertesi gün eve geldiğimde, annemden bana kalan ama bir türlü kıyıp atamadığım tahta kaşığın arka yüzünü, bir kafa gibi düşünürsek beyin kısmını oyulmuş olarak buldum. Annemin beyin kanserinden ölümünü çağrıştırdı bana ve tüylerim diken diken oldu. Evdeki şarap açacağını bulamayan kızım ve arkadaşları şarabı açmaya çalışırken kaşığı o hale sokmuşlar. Bana ayıp olmasın diye de kutlamayı yarıda bırakıp yeni bir kaşık aramaya çıkmışlar. Arayan bulur, bulmuşlar elbette. İçsel olarak vedalaşmanın sonuçlarına da katlanmak gerekiyor işte böyle. O kaşığı tüylerimi diken diken eden o haliyle istesem de artık evimde tutamazdım. Yerine de yenisi gelmişken hemen attım. Bunları yaşamadan atabilseydim yerine yenisinin geleceğinden emindim ama bazen bunu yapmakta zorlanabiliyor insan. Bu durumda tek ve çok etkili bir yol var o da içsel vedalaşma. Bu yolu yüzyüze bir türlü vedalaşamadığınız insanlarla bile denemenizi öneririm. Sonuçlarına katlanmayı göze alabilecekseniz eğer. Benim tahta kaşığım gibi beyni oyulmasa da, onu görecek gözünüz kalmayacak kadar hoş olmayan şeyler yaşanabiliyor.

Uzun lafın kısası; içimizde icabına baktığımız her şeyin dışımızda da bir şekilde icabına bakılıyor. Bize sadece o insanın ya da eşyanın, bize olan hizmetini tamamladığını hissetmek ve içsel olarak bir veda töreni yapmak kalıyor.

Ben bütün eskilerimle vedalaştım, gözümden ve yüreğimden kaçanları bile eski yılın heybesine doldurup alıp götürmesini diledim. Yeni yıla az bir zaman kala siz de şöyle bir göz atın eski yılın heybesine doldurulması gerekenlere. Yerine yenisi mutlaka geliyor, cimrilik etmeyin ve yüreğinizi kısıtlamayın, bırakın dilediğince veda töreni yapsın yüreğiniz. Eskiler yenilendikçe siz de yenilerin sefasını sürün.

Yeni yılda yenilerimizle sefamız bol olsun.

2010 tüm insanlara yeni u/mutluluklar getirsin.

ÇOK SEVGİLERİMLE...


...

TEŞEKKÜRLER 2008


















(31.12.2008 Tarihinde www.kuraldisi.com da yayınlanmıştır.)

Uykusuz geçen, uzun bir karar gecesinin ardından, 7 Aralık 2007 günü, sabahtan öğleye kadar, iki kadim dostumun, denizin ve gökyüzünün bütün güzelliklerini gören penceremin önünde sık sık verdiğim kahve molalarıyla valizimi toplamıştım.

Öğleden sonra, orda burda unutulmuş bir kaç kuruşu yol parası için yanıma alıp yeni yaşamım için ardıma bile bakmadan çıkmıştım yola. Cebimdeki bir kaç kuruşa değil, göğ(s)ümün derinliklerinde ulaşmış olduğum hazinelerime güvenerek.

Ruhumdan gelen çağrıyı dinleyerek noktayı koymuş ve büyük harfle yeniden başlamanın heyecanıyla, gökyüzüne dikip gözlerimi, derin derin nefes alıp vererek, şükrederek kanat açmıştım bilinmeze.

7 Aralık 2008 geldiğinde, yıldönümü kutlaması niyetine, yıldönümü muhasebesi yapıyorum yaklaşık on gündür. Bu kutlamayı ve muhasebeyi de aştı ve on günlük bir şükür ayinine dönüştü nerdeyse.

''Şükrediyorum...Şükrediyorum...Şükrediyorum...''

''Her şey için teşekkürler Tanrı'm...Hiçbir şeyden şikayetim yok...''

Sözcükler zihnimde, evimde ve evrenin dört bir köşesine yayılmış salınıyorlar adeta. Şükran duygularıyla dolu olarak yeni bir yılı karşılıyacak olmanın hazzı içindeyim.

Valizimi alıp yola çıktığımda, öncelikli istediğim şuydu; ömrümün geri kalanını, kendi evimde, çocuklarımla aynı çatı altında, kendim gibi olabileceğim, kendi gerçeğime uygun şartlarda yaşayabileceğim bir yaşam yaratabilmekti. Bunun için yanıp tutuşuyordu ruhum adeta. Gerçeğim bana ısrarla bu yolu işaret ediyordu. Bunu yapamamak yaşarken ölmekti benim için bundan sonra.

Valizimle birlikte ailemin yanına sığındım önce. Şükürler olsun ki babamın evinin de yüreğinin de kapısı her çaldığımda beni kucaklayacak kadar kutsaldı. Yine o kutsallığıyla kucakladı beni sevgili babam.

Annemin ölümünden sonra, üç oda bir salon kocaman bir evde kızkardeşimle ikisi yaşıyorlardı. Babam çoğunlukla, anneme daha yakın olabilmek için, annemin mezarının bulunduğu köydeki evimizde kalıyordu. Çocuklarını özlediğinde ve toplu alışveriş yapması gerektiğinde gelip bir kaç gün kalıp dönüyordu.

Kocaman evde kızkardeşim yalnız yaşıyordu çoğunlukla. Ama benim niyetim asla onlarla yaşamak değildi. Valizimdeki eşyalarımı bile çıkarıp dolaba yerleştirmemiştim. Her ihtiyacım olup valizimi açtığımda, sabret, az kaldı, kendi evinde, kendi dolabında olacak eşyaların. Yeni evinde, yeni yaşamında çocuklarının gülümsemeleriyle gülümseyecek yaşam sana diyordum.

Küçük kızımı vermemişti babası bana ve direniyordu vermemek için. Israrla işe girmemi istiyordu. İşe girdiğimde, iş ve parayı tercih edip, kızımı istemekten vazgeçeceğimi düşünüyordu. Kızımı bana vermemenin yollarını arıyordu. Hemen anaokuluna vermişti. Gündüz okula gidiyor, okuldan arta kalan zamanlarda da babaannesi bakıyordu kızıma. Mahkeme günü gelene kadar, kızımın baba evindeki düzeni bana verilmemek üzere kurulmuştu bile.

Yakın çevremdekiler, çocuğun düzeni iyi, hiç değilse eğitim görüyor, sen de gir bir işe çalış demeye başlamışlardı. Ama ben sonuna kadar direnip kızımı talep ediyordum, önce Tanrı'dan sonra mahkemeden.

Bundan sonrası için yaşam tuvalime çizmek istediğim resim buydu.

Çocuklarımla beraber, aç ya da tok ama onlarla beraber ve kendi gerçeğime uygun bir yaşamı taşımak istiyordum tuvalime. Fırça ve tuval benim elimdeydi. Boyalarım eksikti sadece. Ama ben boyaların da bana ulaşacağından yüzde yüz emin olarak direniyordum. Ya olacaktı, ya da olacaktı, kendime ve yaşama başka bir şans tanımıyordum. Düzenli bir işe girmemekte direniyordum. Büyük kızımın bana kendi iş çevresinde bulduğu günlük işlere giderek harçlığımı çıkarmaya çalışıyordum.

Altı ay boyunca, valizimden çıkmayan eşyalar gibi ruhum da ne ailemin evine ne de bir işe yerleşmemişti. Önce Tanrı'ya sonra kendine inanarak, güvenerek sabırla ve şükürle beklemişti.

Önce babama miras kaldı dedemden. Babam parayı üç çocuğu arasında paylaştırmaya karar verdi. Hakkıma düşen para kendime bir ev kiralamaya yeter de artardı bile. Artanı da bankaya yatırıp mahkemede kızımı alabilmek için güvence olarak gösterecektim. Kurulu bir düzenimin olması kızımı talep ederken mahkemede çok işime yarayacaktı. Ben kiralık bir evimin olabileceğine bile şükrederken, erkek kardeşimin; ''iki tane evimiz var, bu parayı hiç bölmeyelim ve bir ev daha alalım, hepimizin yaşadığı ev kendimizin olsun'' demesiyle, birden bire alınan karar değişmiş ve bana ev alınmaya karar verilmişti.

Altı ay sonra kendi evimdeydim artık. Bomboştu evim. Kırk yıl önceden kalma bir üçlü ve iki tekliden oluşan bir koltuk takımı, bir televizyon ve sehpası, bir çift kişilik yatak, bir buzdolabı, bir fırınlı ocak ve bir kaç mutfak eşyası verebilmişti ailem sadece. Bir de babamın verebildiği kadar verdiği cep harçlığıyla evimdeydim artık.

Ev değil bir saraydı benim için ve ben de mutluluktan uçan bir kraliçeydim adeta. Abartısız bir şekilde söylüyorum ki bu haldeydi ruh halim.

Tek eksik küçük kızımdı ve ben sağlığına şükredip onun da bana geleceği günü sabırla bekliyordum. Ruhumun coşku dolu kıpırtılarından aldığım haberle emindim geleceğinden.

Evime çıktıktan on gün sonra mahkememiz oldu ve geçici de olsa kızım nafakamızla beraber bana verildi.

Altı aylık sabrım ve şükranım bana istediklerimi fazlasıyla vermişti.

Ben, evim boşda olsa kızımın velayeti geçici de olsa şükretmeye devam ediyordum.

Yatak odasını yere koyduğum çift kişilik yatak ve plastik raflarla yaptığım komidinler ile kral dairesine çevirmiştim. Kitaplarım, mumlarım, tütsülerim, kızlarımın resimleri, post-itlere yazıp yapıştırdığım notlarım ile hiçbir kral dairesiyle değişemeyeceğim kadar bana özeldi odam. Ve bana özeldi yaşamım artık. Bunun sevinci ve coşkusu, daha büyük bir sevinci ve coşkuyu çekti bir süre sonra. Kızımın babası aradı ve üç ay sonraki mahkemeyi beklemeye gerek olmadığını ve anlaşarak boşanmak istediğini söyledi. Ben buna da şaşırmadım hiç. İçimdeki ses ilk günden bunların hepsinin olacağını söylemişti bana. Kızımın babası, geçici nafakayı arttırdı, kızımın velayetini bana verdi. Benim ihtiyacıma göre de eşyaların paylaşımını yaptık. Kalan ufak tefek eksiklerimi de ben tamamladım yavaş yavaş.

Altı ay boyunca, iyi ya da kötü, benimle her şeyini paylaşan kızkardeşime, benim kendi evimin sahibi olmamı sağlayan düşüncesinden ötürü erkek kardeşime, nadiren de olsa kardeşlerimle aramızda oluşan insani krizleri bilgece mükemmel bir şekilde yöneten babama çok teşekkürler...

7 Aralık 2007 günü, gökyüzüne bakıp dilediğim her şey, bütün zorluklara rağmen direnerek istediğim her şey, tam sekiz ay sonra fazlasıyla gerçekleşti.

Aranızda sen şanslıymışsın diyenleriniz olacaktır mutlaka. Ben kararlı ve inançlıydım sadece. Ne istediğime karar vermiş ve büyük bir inançla yola çıkmıştım.

2008 beni hiç yanıltmadı.

Şükrediyorum...Şükrediyorum...Şükrediyorum...

Her şey için teşekkürler Tanrı'm...Hiç bir şeyden şikayetim yok...

2009'a çok az bir zaman kaldı, ben yine aynı inanç ve güvenle yeni kararlarımı gözden geçiriyorum.

Kararlarımı Tanrı'ya bildirip, inancın ve güvenin coşkusuyla, sabrederek ve şükrederek, yaşamın akışına en uygun zamanda bana gelmesini bekleyeceğim.

2009'da yaşayacağım her şey için teşekkürler Tanrı'm...

Hiçbir şeyden şikayetim olmayacak...

İnanç, güven, sabır, şükran, coşku ve sevgiyle dengelenmiş, bolluk ve bereketin yaşamın her alanına yansıdığı bir yıl diliyorum hepimize...

Yeni yılımız kutlu olsun...


...

11 Aralık 2009 Cuma

BİLGE'CE

''Aşk ve acı; insan ruhundaki d/evrimin olmazsa olmazıdır.''

7 Aralık 2009 Pazartesi

Her Şey Senin Elinde















Çok yavaş ilerliyebiliyordu. Önünü göremediği için de iki ileri bir geri gidiyordu neredeyse.

O yüklerden bir kurtulabilseydi, önünü görebilecek kadar da, küçücük bir feneri olsaydı koşar adım gidecekti. Ama buna imkan yoktu.

Karanlıkta bir ses yankılandı birden. Derinden ve tanıdık geliyordu ses.
''Var olduğumuz gün, birlikte olduğumuz yerdeyim, beni bırakıp gittiğin günden beri burada seni bekliyorum. Beklemekten de sıkıldım artık, lütfen biraz acele et'' diyordu.

Şaşırmıştı ''bana değildir'' diye düşündü.

''Evet sana sesleniyorum. Ama sen her zaman yaptığın gibi yine beni duymamazlıktan geliyorsun'' dedi ses.

''Düşüncelerimi okuyor. Beni birisiyle karıştırdı galiba'' diye geçirdi içinden.

''Hayır, karıştırmadım. Gelmen gereken yer burası ve bulman gereken benim. Fazla zamanımız kalmadı lütfen acele et'' dedi ses. Yüklerini bırakıp daha hızlı yürümeyi düşündü.

''Ama yüklerimi bırakamam. Onlarsız bu zor hayatın altından kalkamam. Korkularımı bırakırsam güvende olamam. Endişelerimi bırakırsam tedbirli olamam. Öfke ve kızgınlığımı bırakırsam savunmasız yaşayamam'' diye bağırdı avazı çıktığı kadar.

Kendi sesiyle irkildi birden. ''Kafayı yiyorum galiba'' diye düşündü.

''Yapman gereken tam da o. Yüklerinden kurtul ve bir an önce bana gel. Yaşamak için ihtiyacın olan her şey bende var, bu kadar ağır yükler taşımana da gerek kalmayacak. Gel ve benimle birlikte ol. Ne ben kalsın ne de sen biz olalım'' dedi ses.

''İnanılmaz bir güven duygusuyla sarıp sarmalanmıştı sanki. Kaybedecek bir şeyim yok. Belki de bana destek olacak iyi bir dost kazanabilirim. Bu hiç de fena olmaz'' diye düşündü.

Önce korkularını yavaşça silkeledi üzerinden. Bu bile onu çok rahatlatmıştı. Kendini hiç olmadığı kadar iyi hissetmişti.

Hemen endişelerini savurdu boşluğa. Ayaklarına zincirlenmiş tonlarca ağırlıktan kurtulmuşçasına hafiflemiş ve hızlanmıştı yürümesi. Öfke ve kızgınlıklarından da hemen kurtulup koşmak istiyordu. Onları da hemen yanı başında ki bir çukura kusarcasına döktü içinden. Karanlık bile onun hafiflemesine ayak uydurmuş, yarı aydınlığa çevirmişti ortalığı. Ve olanca hızıyla başladı koşmaya. Yol çıkmaz olmuş ve bir bahçe kapısıyla son bulmuştu. Geri mi dönsem acaba, diye düşündü.

''Gelmen gereken yer burası. Lütfen kapıdan içeri gir ve ilerle, ben buradayım'' dedi ses. Yavaşça girdi kapıdan içeri. Gördüğü güzellikler karşısında büyülenmişti. Dünyanın bütün nimetleri oradaydı sanki.

''Ben öldüm de cennete mi geldim acaba'' diye düşündü. ''Hayır ölmedin. Hiç yaşamadığın kadar yaşıyorsun aslında. Cennete gitmen için de ölmene gerek yok. Yaşarken de kendi cennetini bulabilirsin istersen'' dedi ses. Onu görüyordu. Bembeyaz uçuşan bir elbisesi ve simsiyah dalgalanan uzun saçları vardı.

''Bir zamanlar benim de saçlarım en az bu kadar güzeldi'' diye düşündü.

Arkası dönük sonsuzluğa bakıyor gibiydi. Uçuşan elbisesi sıcak ve etkileyici bir ışığı etrafa yayarcasına dalgalanıyordu.

''İyilik perisinin sonunda beni bulacağını biliyordum'' diye geçirdi içinden.

Rahatlamıştı, iyice yaklaştı yanına. Ve sadece kısık bir sesle ''geldim'' diyebildi. Ona doğru döndü iyilik perisi. Gülümsüyordu bütün güzelliğiyle.

''Korkmana gerek yokmuş değil mi, hem ben peri falan değilim, iyi bak sana ne kadar çok benziyorum. Çünkü ben senin unuttuğun öbür yarınım'' dedi. Şaşırmıştı bir kez daha. Ayna da kendi yüzünü görüyordu sanki.

''Ama ben bu kadar iyi ve güzel olmadım hiçbir zaman. Bu nasıl olur'' dedi. ''Seni hep bana çağırdım. Ama kafan çok karışıktı. İhtiyacın olmayan şeylerle o kadar doldurmuştun ki kendini beni yıllarca duyamadın. Dışarıdan gelen seslere o kadar kafayı takmıştın ki beni yok etmek üzereydin. Sonsuzluğa çekip gitmeden önce bir kez daha seslendim sana ve nasıl olduysa beni duydun bu kez. Şimdi seçimini yapmak zorundasın. Her şey senin elinde. Ya geldiğin kapıdan çık git eski sen olarak. Ya da yeni ulaştığın öbür yarına sahip çık. İyilik ve bolluk içinde, aydınlık bir dünyada huzurla yaşa.''

''Şimdi de sırat köprüsündeyim sanırım'' diye düşündü.

Kıldan ince kılıçtan keskin bir köprüden geçmek kadar maharetli olması ve iyi düşünmesi gerekiyordu. Cennet ve cehennem elini uzatıp tutabileceği kadar yakındı sanki. Girdiği kapıdan çıkarsa eski karanlığına geri dönecekti. Bir süre düşündü. Kalıp yeni benliği içinde eski benliğini yavaş yavaş eritmeye ve o sonsuz güzellikte yaşamaya karar verdi. Bu hiç de kolay olmayacaktı. Ama istiyordu bunu ve er geç olacaktı. Zil sesi duydu bir yerlerden. Aniden fırladı yataktan. Evindeydi ve telefonunun alarmı çalıyordu.

''Kahretsin bir rüyaymış'' diye hayıflandı.

O gün işe gitmekten vazgeçti. Dış seslerden uzak, derin derin düşünmesi ve kendini sorgulaması gerektiğine karar verdi.



...

Düşümde Düşünce























Yağmur bardaktan boşalırcasına, bütün güzelliğiyle yağıyordu.

Yağdıkça ıslanıyordu yüreği ve gözleri.
Gözyaşları ruhunun derinliklerine akıyordu sanki ve aktıkça ruhunu yıkıyor ve arındırıyordu.
Yağdıkça, yeryüzüne düşen her bir damlanın, ruhunda ki ağırlıkları bir bir alıp toprağa gömdüğünü ve onlardan kurtulup özgürleştiğini hissetti. Onu kolayca anın içine çeken ve her zaman iyileştiren, yaralarını saran o güzel müzikleri dinlemeye başladı.

Yağmur ve müzik ne kadar da yakışıyorlardı birbirlerine. İki sevgili olsaydılar ebediyete kadar sürerdi birliktelikleri. Birbirlerinin içinde eriyip yok olmak istercesine, melodiler yağmur gibi akmaya, yağmur melodili yağmaya başladı.

Yağmurun ve müziğin danslarından yayılan titreşimin ruhundaki son kalan tortuları da temizlediğini ve kanatlanıp uçarcasına ruhunun bedeninden koptuğunu hissetti.

Yükseldi, yükseldi, yükseldi ruhu. Dünyaya açılan koskocaman bir pencerenin olduğu bir başka boyutta buldu kendini. Pencereyi yavaşça araladı ve aşağıya şöyle bir baktı. Olup biten ne varsa her şeyi görebiliyordu. En ilginci de insanların düşünceleri bu boyuta kadar ulaşıyor ve görünmez bir duvara çarpıp onlara hayat olarak geri dönüyordu.

Çok şaşırmıştı. Düşünce gücü diye bir şey duymuştu, kullanmaya da çalışıyordu ama bir safsata olduğunu düşünmüyor değildi. Ve bunun bu kadar hayatı etkileyebileceğini asla düşünmemişti.
Zihinlerden yayılan düşüncelerin çoğu kontrolsüz ve olumsuzdu. Çoğunluk iyi yaşamak için çırpınıyordu ama düşünceleri endişe, korku, kin ve nefrete bulanmıştı. Onlar bu olumsuz düşüncelerinin, yaşanacak olumsuzluklar olarak geri döndüğünün farkında bile değillerdi. Bu yüzden bütün çabalara rağmen, gerçekleşemiyordu hayaller ve yaşanamıyordu istenilen hayatlar.

Bunun bilincinde olan insanlar o kadar azdı ki....

Onlar da hani şu şanslı saydığımız ve her işleri rast giden, bilinçli veya bilinçsiz olumlu düşünmesini bilen sayıları oldukça az olan insanlardı.

Çoğunluk zihin denen fırında, düşünce yemeğini olur olmaz, özensizce pişiriyor ve sonra da büyük bir hazımsızlıkla yemek zorunda kalıyordu.

Bunun sorumluluğunu kimse üstlenmiyor ve suçlusu dışarıda aranıyordu.

Çoğunluk rastgele düşünüyor, rastgele yaşıyor ve ömürlerini başkalarını suçlamakla geçiriyorlardı. En çok da anneler, babalar ve Tanrı suçlanıyordu. Eğer önce Tanrı sonra anne ve babalar izin verseydi herkes çok büyük işler başarabileceğini düşünüyordu ve kendini yaptıklarıyla değil yapamadıklarıyla avutuyordu.

Zihinlerden yayılan düşüncelerin olumsuzluğu içini sızlattı. Bir sihirli değneğim olsa keşke, diye düşündü. Bir bir zihinlere dokunabilsem ve önce düşünceler sonra hayatlar bir bir değişebilse. O zaman kimse kimseyi suçlamaz, herkes istemediği olumsuzlukları değil istediği olumlu şeyleri düşünür ve güzel hayatlar yaşanırdı. Herkes kendi gerçeğini yaratabilecek kadar düşüncenin gücünden yararlanabilirdi.Dünya bile belki daha yaşanılası bir yer olurdu, diye geçirdi içinden.

Gök gürültüsüyle irkildi birden. Düştüğünü hissetti yavaşça bedenine doğru. Yağmurun, rüzgarın etkisiyle hırçın bir şekilde yağdığını fark etti.

Müzik de yağmurla olan dansını yarım bırakmak zorunda kalmıştı. Rüzgar ve gök gürültüsü günün sihrini bozmuştu. Ama yine de şükretti Tanrı’ya. Kısa bir süre de olsa başka bir boyuttan bakabilmişti yaşama. En azından kendi düşüncelerine ve hayatına dokunabilecekti artık.


...

27 Kasım 2009 Cuma

Bayram Gelmiş Ruhuma



















Çocukken hiç gelmeyecek gibi gelirdi bayramlar. Hep gelir ve geçerdi oysa.
Nasıl da sever beklerdim bayramları. Günler öncesinden çocukça bir heyecan kaplardı içimi. Hele yeni giysiler ve ayakkabılar alınabilmişse dokunamazdı keyfime hiçbir şey. Tekrar tekrar, giyip çıkarıp yerine koymaya bıkmazdım alınanları. Dolapla sokak arasında mekik dokur, bayramı beklemenin tadını doyasıya çıkarırdım.

Giysi ya da ayakkabının alınamadığı bayramlar da olurdu elbette. Boynum bükük beklerdim böyle bayramlarda. Anneciğim on parmağında on yaratıcılık olan elleriyle ve yaratıcı anne yüreğiyle, eskiyi yeni yapıp, bükük olan boynumu bir parçacık da olsa doğrultmayı bilirdi. ‘’Çuval bile giyse yakışır benim kızıma’’ deyip ruhumu okşamasıyla boynumla beraber başım da dimdik kalkardı yukarı.

Çocukluk yaşanmışlıklarımdan bilirim ki bayram; her şeye rağmen, her yokluğa rağmen, yaratıcı yürek ve emek zenginliğiyle bir çocuğun ruhunu okşayabilmektir.

Unutamadığım bayramlar en güzel giysilerin alındığı bayramlar değildir.

Annemin kendi gençlik günlerinden kalma elbiselerini bozup bana elbiseler diktiği, hazır alıp giydiremediği için üzüleceğimi düşünüp, diktiği elbiseyi üzerime giydirirken sevgisini de yüreğime giydirdiği bayramlardır. Ondan nadiren duyduğum sevgi dolu sözcüklerin yüreğime akmasına vesile olan bayramlardır unutamadıklarım.

Oldum olası severim bayramları. İçimi dışıma katarak geçmiş bayramlara, anılara götürür bayramlar beni. An gelir gözyaşlarıma kapılıp en dibe vururum, an gelir gülümsemelere kapılıp kuşlar gibi süzülürüm göğ(s)ümde.

Bu bayram hastayım ve evimde tek başınayım. Tek başınayım ama yalnız değilim. Kendimleyim, ruhumlayım. Bu da böyle bir ilk olsun bakalım bayram anıları haneme yazılan.

Tek başınalığın ve hastalığın içinden kopup gelen med cezirler vurup duruyor ruhumun kıyılarına. Vurdukça ruhum açıyor bayramlık ağzını ve konuşuyor benimle.

Bayram; acı tatlı dengesinde, zamanın gölgesinde hem kendimizi hem hayatı sevebilmektir.

Bayram şekeri; ağız tadımızı ve hayatın tadını ortak bir paydada buluşturabilmektir.

Bayram; iniş ve çıkışlar bütünü olan hayatın çıkışları kadar inişlerinin de hakkını verebilmektir. İniş ve çıkışlar arasında gidip gelirken, tam orta noktada, merkezde soluklanıp olanın bitenin farkındalığını yaşayabilmektir.

Bayram şekeri; merkezde sabitlenmeyi başardıktan sonra, durulan, sadeleşen, dinginleşen hayatla birlikte bize akan mucizelerin tadına varabilmektir.

Sıcacık evimde kahve kokusudur bayram bugün bana.

Balkondan kemik attığım kedilerin arsız telaşıdır bayram telaşım.

Battaniyemin yumuşaklığı ve kitabımın sıcak sayfalarıdır el öpenlerim.

Miskin halimin içinde şen-şakrak kıkırdayan, ‘’benim gibi deliye yaşamın her anı her hali bayram’’ diye bağıran küçük ve tatlı kızdır bayram şekerim.

Baktığım her şeyin içinde görebildiğim güzelliktir bayram ve görebilmeyi başardığım güzelliklerden alabildiğim tattır bayram şekerim.


Tek başına ya da kalabalıklar içinde,
Hasta ya da sağlıklı,
Yeni giysiler alabilmiş ya da alamamış,
Yaşamın akışına ister istemez teslim olmuş her halimizle, bugün ve her gün; yaşamımız bayram, yaşadıklarımız bayram şekerlerimiz olsun.

Bayramımız kutlu olsun.


...

15 Kasım 2009 Pazar

kafesler

kafeslere kapatıldım kendimi bildim bileli maymunsun sen dedi kapatanlar beni maymun sandım kendimi kabullendim kaderimi zorlamadım kafesimi sadece alıp verdim nefesimi bir gün duydum içsesimi sen aslansın demesini haydi kır kafesini kükre duyur sesini vermeden son nefesini aslanlar gibi kendin gibi yaşa hayatın geri kalan cümlesini... ...

14 Kasım 2009 Cumartesi

EGO BİZİ RAHAT BIRAK

İç seslerimizden biridir. Hatta hiç susmayan olanıdır. Öyle bir sestir ki o, bizi koruyan, bizim için endişelenen, itibar sağlamamız için elinden geleni yapan. Bunları yaparken de bizi yavaş yavaş kendine esir eden. O sesin esiri olmuş insanlarla bir arada yaşamak mayınlarla dolu bir arazide yürümeye benzer. Ne zaman, nerede, neden patlayacakları hiç belli olmaz. Yürümekten vazgeçer, olduğunuz yerde sayarsınız yine patlarlar. Bu kişiler, bencil yapılarının şişmiş ego patlamalarıyla hem kendi asıl varlıklarına hem de çevrelerindeki insanlara hayatı zehir ederler. Ego denen o sesin kontrolünde yaşadıkları için sürekli pohpohlanmaya ihtiyaçları vardır. İltifat onların en önemli besin kaynağıdır. Ne yaparlarsa hep egolarını beslemek için yaparlar. Her zaman da kötü değillerdir. İyi oldukları zamanda da aşırı iyilerdir. Ama yaptıkları iyiliklerde bile bir yapmacıklık vardır. Samimiyet yoktur, gösteriş ve onaylanmak için yapıldığı apaçık ortadadır. Kulak verdikçe esiri oldukları o sesi büyütürler. Bu da ruhsal dengelerini iyice bozar ve daha da çekilmez bir hale gelmelerine sebep olur. Bir çoğumuz o sesi çok iyi tanırız. Kendimize olan güvenin oluşmasına engel olan, karşılıksız sevmemize asla izin vermeyen, hayat enerjimizi ve coşkumuzu tüketen, ruhumuzu, yaratıcılığımızı, iyilik kaynağımızı en derinlere hapseden tarafımızın sesidir o. Bizi sınırlarını başkalarının çizdiği çemberin içinde yaşamaya zorlar. Davranışlarımızın onaylanmasını sağlamak en önemli görevidir. Bize zarar verdiğini anlayıp teşhisi koyana kadar, çevremizin beklentileri yolunda hayatımızı şekillendirmeye devam eder durur. Karar mekanizmamız onun elinde olduğu müddetçe de hayatımızdaki pek çok problemin görünmez sorumlusudur. İyiliğimizi düşündüğünü sanarak kolayca teslim oluruz ona. Bizi kötülüklerden koruduğunu, davranışlarımızı düzeltip çevremizden sevgi ve saygı görmemizi sağladığını zannederiz. Onun bize benimsettiği olumsuz düşünce ve tavırlar sayesinde, günden güne gücü daha da artar. Güçlendikçe de bizi endişe, korku, mutsuzluk ve umutsuzluğa iter. Yaradılışımızdan gelen, doğal ve iyi olan duygularımızın yönlendirdiği davranışlarımıza engel olur. İçimizden geldiği gibi davranmaya kalktığımızda derhal bizi acıdan ve utançtan korumak adına frenler. Toplum tarafından dışlanacağımızı, hatalar yapıp küçük düşeceğimizi söyleyerek acımasız ve sert bir şekilde eleştirir. Başkalarının bizim için ne düşündüğüne çok önem verir. Bize verdiği en büyük zarar da, bu gün yaşadıklarımızı geçmişimize bakarak değerlendirmesi ve anı yaşamamıza engel olmasıdır. Ona uyup bu günü ıskalarız ve geçmişte yaşar halde geçiririz günlerimizi. Oysa ki hakikatin ışığı anda gizlidir. Egomuz sürekli bozuk plak gibi geçmişe takılı kalıp, bu ışığın bize ulaşmasına engel olur. Bazen bir onaylanma delisi yaratır. Bazen de zayıf ve kolay incinebilir sahte kişilikler yaratıp, kişisel gelişimimize zarar verir. Onu tamamen ve birden yok etmek mümkün değildir. Önce yapmamız gereken, ortaya çıktığı durumlarda ona uyup ileri atılacağımıza geriye çekilip gözlemlemek en doğrusudur.. ''Egomuzun sesini dinlediğimizde içinde bulunduğumuz durum daha mı iyileşir yoksa işler iyice çığrından mı çıkar'' şeklinde basitçe içsel bir muhasebe yapabilmek için kendimize zaman tanımalıyız. Onun bize hükmettiği durumlarda, onu susturup, olmadık zamanlarda, çok bencilce, pişmanlıklara ve hüzünlere yol açacak şekilde karşımıza çıkmasına engel olmalıyız. Sesin ondan geldiğinin farkına vardıkça ve ona uymadıkça yumuşayacak, yavaş yavaş benliğimizdeki hakimiyetini kaybedecektir. Onun bizi yöneterek istediği gibi kullanması sona erecek ve yardımcı bir konumda, bizim yönetimimiz altında bekler halde sinecektir. Onu etkisiz hale getirmek büyük bir çaba ve sabır gerektirir. Bilinçli bir farkındalık ve gözlem hali ile egomuzun bize yüklediği sahte kişiliklerden kurtulup gerçek kişiliklerimize kavuşmak dileğiyle. ...

5 Kasım 2009 Perşembe

BİLGE'CE

İnsanda köklü değişiklik yapabilecek tek bir güç var o da ACI. Acılar hayatın dönüm noktaları. Olduğumuzdan olmamız gerekene dönüşüm noktaları. ...

4 Kasım 2009 Çarşamba

HÜLYA

Hayatında hiç gülmedi yüzün Üzüntü ile geçti gece ile gündüzün Leyla gibi hep Mecnun’suz hep öksüzsün Yaşa kendini bitti artık bu hüzün Allah’a şükürler olsun gülüyor artık yüzün… ...

31 Ekim 2009 Cumartesi

Aç Kalın Budala Kalın.. STEVE JOBS

“Bugün dünyanın en iyi üniversitelerinden birinin diploma töreninde sizlerle birlikte olmaktan onur duyuyorum. Ben üniversiteden hiç mezun olmadım. Doğruyu söylemek gerekirse, mezuniyete en yaklaştığım an da bu an! Sizlere hayatımla ilgili üç hikaye anlatacağım. Hepsi bu. Büyütülecek birşey değil. Sadece üç hikaye. İlki noktaları birleştirmekle ilgili. İlk 6 aydan sonra Reed Üniversitesi'nde derslere girmeyi bıraktım, ancak gerçek anlamda okulu bırakana kadar bir 18 ay kadar daha okulda kaldım. Okulu neden bıraktım? Olay ben doğmadan başlamıştı. Biyolojik annem genç, evlenmemiş bir üniversite mezunuydu ve beni evlatlık vermeye karar vermişti. Beni üniversite mezunu bir çiftin evlatlık almasını çok istiyordu, sonunda da bir avukat ve karısı tarafından alınmam için herşey hazırdı. Tek sorun, ben ortaya çıktıktan sonra, beni evlat edinecek çiftin esasında bir kız çocuğu istediklerini anlamış olmalarıydı. Bir gece yarısı, bekleme listesinde olan müstakbel aileme bir telefon geldi: “Elimizde beklenmedik bir erkek bebek var, onu istiyor musunuz?”. Onlar da “tabii ki” diye yanıtladılar. Biyolojik annem, annemin üniversiteyi, babamın ise liseyi bile bitirmemiş olduğunu öğrendiğinde evlatlık verme işlemini tamamlayacak son kağıtları imzalamayı reddetti. Ancak birkaç ay sonra, ailemin beni üniversiteye yollayacaklarına dair söz verdikten sonra ikna oldu. Ve 17 sene sonra üniversiteye başladım ama saf bir şekilde neredeyse Stanford kadar pahalı bir okul seçtim, ve emekçi ailemin bütün birikimleri benim okul parama gidiyordu. Altı ay sonra, buna değmeyeceğini farkettim. hayatımla ilgili ne yapmam gerektiği konusunda hiçbir fikrim yoktu ve üniversitenin de bunu bulmam için bana nasıl fayda sağlayacağını çözememiştim. Ve orada durmuş ailemin hayat boyu biriktirdiği parayı harcıyordum.. Sonuçta okulu bırakmaya ve herşeyin yoluna gireceğine inanmaya karar verdim. O zaman çok korkutucu gelmişti ama geriye dönüp baktığımda hayatımda verdiğim en iyi kararlardan biri olduğunu görüyorum. Okulu bıraktığım an, zorunlu fakat gereksiz olan ve ilgimi çekmeyen tüm dersleri almama gerek kalmamıştı. Böylece sadece bana ilginç gözüken derslere girebilecektim. Bu aslında hiç de romantik bir durum değildi. Yurt odam olmadığından arkadaşlarımın odalarında yerde yatıyor, kola şişelerinin 5 sentlik depozitolarıyla yemek alıyor, her pazar akşamı güzel bir yemek yemek için 7 mil uzaktaki hare krishna kilisesine gidiyordum. Çok güzeldi. Merakım ve sezgilerim sayesinde içine düştüğüm çoğu şey daha sonra benim için paha biçilmez deneyimlere dönüştü. Bir örnek vereyim: O zamanlar Reed Üniversitesi muhtemelen ülkedeki en iyi kaligrafi dersini veriyordu. Kampüsteki her poster, çekmecelerdeki her etiket, çok güzel şekilde elle kaligre edilmişti. Okulu bırakmış olduğum ve zorunlu dersleri almak zorunda olmadığım için kaligrafi dersi alıp nasıl yapıldığını öğrenmeye karar verdim. Serif ve san serif yazı karakterleri, değişik harf kombinasyonları arasındaki boşluğu ayarlama ve harika bir tipografiyi harika yapanın ne olduğu hakkında çok şey öğrendim. Çok güzeldi; tarihsel ve sanatsal olarak o kadar inceydi ki bilim hiçbir şekilde bunu yakalayamazdı ve ben bunu muhteşem buldum. Bunların hayatımda pratik bir uygulama bulma olasılığı yoktu. Ama on sene sonra, ilk Macintosh’u tasarlarken, bir anda aklıma geliverdi. Bunların hepsini Mac’te kullandık. Mac güzel bir tipografiye sahip ilk bilgisayardı. Eğer o derse hiç girmemiş olsaydım, Mac hiç çok yönlü yazı karakterlerine veya boşlukları doğru orantıda kullanan fontlara sahip olmayacaktı. Windows da Mac’ten kopyaladığına göre, hiçbir kişisel bilgisayarın bunlara sahip olmayacağı muhtemeldir. Okulu bırakmamış olsaydım, o kaligrafi dersine girmemiş olacaktım ve kişisel bilgisayarlar şu an sahip oldukları o harika tipografiye sahip olamayabileceklerdi. Tabii ki üniversitedeyken noktaları ileriye bakarak birleştirmek imkansızdı. Fakat on sene sonra geriye dönüp baktığımda herşey çok ama çok berraktı. Tekrar söylüyorum, noktaları ileriye bakarak birleştiremezsiniz; onları sadece geriye baktığınızda birleştirebilirsiniz. noktaların gelecekte bir şekilde birleşeceğine inanmanız gerekiyor. Bir şeye güvenmelisiniz - tanrıya, cesaretinize, kaderinize, hayata, karmaya- herhangi bir şeye. Bu yaklaşım beni hiçbir zaman yolda bırakmadığı gibi hayatımı da bütünüyle değiştirdi. İkinci hikayem sevgiyle ve kaybetmekle ilgili. Hayatımın erken bir döneminde neyi sevdiğimi bulduğum için şanslıydım. Woz (Steve Wozniak) ve ben apple‘ı 20 yaşındayken ailemin garajında kurduk. Çok yoğun çalıştık ve 10 sene sonra Apple garajdaki iki kişiden, 4000 çalışanı olan 2 milyar dolarlık bir şirkete dönüşmüştü. En nadide ürünümüz Macintosh’u piyasaya sürdüğümüzde ben 30 yaşına yeni basmıştım. Ardından kovuldum. Kendi kurduğunuz bir şirketten nasıl kovulabilirsiniz? Şöyle: apple büyük bir şirket haline geldiği için biz de şirketi benimle birlikte yönetebilicek, yetenekli olduğuna inandığım birini işe aldık ve ilk sene işler iyi gitti. Fakat daha sonra, geleceğe yönelik görüşlerimiz farklılık göstermeye başladı ve bir noktada koptu. Bu noktada yönetim kurulumuz onun tarafında yer aldı. Sonuçta 30 yaşında dışarıda kalmıştım. Hem de herkesin gözü önünde. hayatımın odak noktası olan şey bir anda yokolmuştu, bu büyük bir yıkımdı. Birkaç ay ne yapacağımı bilemedim. Bir önceki girişimci nesli yüz üstü bırakmış, rütbe tam bana teslim edilirken onu elimden düşürmüş gibi hissetmiştim. Dave Packard ve Bob Noyce’dan bu başarısızlığım için özür diledim. Fazla göz önünde olan bir başarısızlık sembolü olmuştum ve vadiden kaçmayı bile düşündüm. Fakat içimde bir şeyler uyanmaya başladı, yaptığım işi hala sevdiğimi farkettim. Apple’da olanlar bunu en ufak şekilde değiştirememişti. Dışlanmıştım ama hala aşıktım. Ve yeniden başlamaya karar verdim. O zaman farkına varmamıştım ama Apple’dan kovulmak başıma gelebilecek en iyi şey olmuştu. Başarılı olmanın ağırlığı yeniden başlamanın hafifliğiyle yer değiştirmişti, hiçbir şey hakkında eskisi kadar emin değildim. Hayatımın en yaratıcı dönemine girmek üzere özgürleşmiştim. Sonraki beş sene Next adında bir şirket kurdum, Pixar adında başka bir şirket ve eşim olacak inanılmaz kadına aşık olmuştum. Pixar’da dünyanın ilk bilgisayar animasyon filmi toy story‘yi yarattık ve şu an dünyanın en başarılı animasyon stüdyosuyuz. İnanılmaz olaylar zincirinden sonra, Apple Next’i satın aldı, ben Apple’a döndüm ve Apple’ın yenilenmesinin kalbinde Next’te geliştirdiğimiz teknoloji yatıyor. Ve laurence ile harika bir aile kurduk. Apple’dan kovulmamış olsaydım bunların hiçbirinin olmayacağından son derece eminim. Tadı çok kötü bir ilaçtı, ama sanırım hastanın da buna ihtiyacı vardı. Bazen hayat kafanıza bir tuğlayla vurur. sakın inancınızı kaybetmeyin. Devam etmeme sebep olan şeyin yaptığım işe olan aşkım olduğuna ikna olmuş durumdayım. Neyi sevdiğinizi bulmanız gerek. Ve bu aşklarınız için geçerli olduğu gibi işiniz için de geçerlidir. İşiniz hayatınızın büyük bir kısmını kaplayacak ve gerçek anlamda tatmin olmanın tek yolu harika bir iş olduğuna inandığınız şeyi yapmanızdır. Ve harika bir iş yapmanın tek yolu ise yaptığınızı sevmenizden geçer. Henüz bulamadıysanız, aramaya devam edin. Durulmayın. Tüm gönül meseleleri gibi, onu bulduğunuz zaman anlayacaksınız. Ve her büyük ilişki gibi, seneler geçtikçe daha da güzelleşecek. Yani bulana kadar devam edin. Yılmayın. Üçüncü hikayem ölüm hakkında. On yedi yaşındayken, şöyle bir şey okumuştum: “Her gününü, hayatının son günüymüş gibi yaşarsan, günün birinde haklı çıkarsın.” Bu cümle beni çok etkilemişti ve o günden bu yana, yani 33 yıldır, her sabah aynaya bakıp, kendi kendime hep şunu sordum: “Eğer bugün hayatının son günü olsaydı, bugün (normalde) yapacağın şeyleri yapmak ister miydim?” Uzun süre art arda, “hayır,” yanıtını verdiğimde, bir şeyleri değiştirmem gerektiğini anladım. İnsanın kısa süre içinde öleceğini bilmesi, yaşantısına damga vuracak kararlar vermesi açısından büyük önem taşır. Çünkü her şey, tüm dış beklentiler, gururlar, küçük düşme ya da başarısızlık korkuları - tüm bunlar ölüm karşısında değerlerini yitirir, yalnızca ölümdür önemli olan. Kaybedecek bir şeyler olduğu (tuzak) düşünceyi yok etmenin en iyi yolu insanın öleceğini hatırlamasıdır. Zaten çıplak ve savunmasızsın. Yüreğinin sesini dinlememen için hiçbir neden yok. Bir yıl kada önce bana kanser teşhisi kondu. Sabah 7:30?da girdiğim ultrasonda pankreastaki tümör bariz bir şekilde görünüyordu. Bense pankreasın ne olduğunu bile bilmiyordum. Doktorlar bu tip bir kanserin tedavisinin neredeyse imkansız olduğunu ve üç ila altı aydan fazla yaşamayı beklemememi söylediler. Bu, çocuklarınıza ilerideki 10 yıl içinde söyleyeceklerinizi birkaç ay içinde söylemeye çalışmak demekti. Bu, aileniz rahatı için gerekli herşeyin kısa zamanda yapılması demekti. Bu veda etmek demekti. Bütün gün o teşhisle yaşadım. Akşama doğru biyopsi yapıldı, boğazımdan bir endoskop soktular, mide ve bağırsaklarımdan geçerek bir iğneyle pankreasımdaki tümörden birkaç hücre aldılar. Ben narkozla uyutulmuştum, fakat eşimin söylediğine göre doktorlar alınan hücreleri mikroskobun altına koyduklarında sevinç çığlıkları attığını söyledi. Benim kanserim ameliyatla tedavi edilebilecek bir türdenmiş. Ameliyat oldum ve şimdi iyileştim. Beni ölüme en çok yaklaştıran olay budur ve umarım uzun yıllar boyunca bir daha bu denli yaklaşmam. Bu deneyimi yaşamış biri olarak diyebilirim ki ölüm faydalı fakat sadece entelektüel bir kavramdır. hiç kimse ölmek istemez. Cennete gitmek isteyenler bile, oraya gitmek uğruna ölümü göze almak istemezler. Oysa ölüm hepimizin ortak sonu. Şimdiye dek hiç kimse ölümden kaçamamıştır. Bunun böyle de olması gerekir, çünkü ölüm hayatın en güzel icatlarından birisi. Hayat’ın değişim ajanı. Yenilere yer açmak için, eskilerden kurtulmanın tek çaresi. Şu an için yeni sizsiniz, ama günün birinde, üstelik pek yakında siz de eskiyecek ve aradan çıkarılacaksınız. Bu kadar acımasız olduğum için üzgünüm, ama gerçek bu. Zamanınız kısıtlı, bu yüzden başkalarının hayatını yaşayarak onu harcamayın. Başkalarının düşüncelerinin sonuçlarıyla yaşama dogmasına takılıp kalmayın. Başka insanların fikirlerinin gürültüsünün kendi kalbinizin sesini duymanızı engellemesine izin vermeyin. Ve en önemlisi kalbinizin ve sezgilerinizin yolundan gidecek cesarete sahip olun. Kalbiniz ve sezgileriniz ne yapmak istediğinizi bilirler. Bunun dışındaki herşey ikinci planda. Gençliğimde, bizim neslin kutsal dergilerinden biri sayılan, The Whole Earth Catalog adında inanılmaz bir yayın vardı. Menlo Park yakınlarında yaşayan Steward Brand adında biri tarafından şiirsel bir tarzla kaleme alınmıştı. Size anlattığım bu olay, 1960 lardan kalma, masa üstü bilgisayarlardan ve bilgisayar destekli yayınlardan önce, yani bu dergi daktilolar, makaslar ve polaroid kameraların yardımıyla yapılmıştı. Google ortaya çıkmadan 35 yıl önce, dergi formatında bir google gibiydi: İdealistti, anlaşılır bilgiler ve harika görüşlerle doluydu. Stewart ve ekibi bunun birçok baskısını yayımladılar ve dergi miyadını doldurduğunda son bir baskı yaptılar. 1970'lerin ortalarıydı, o zamanlar sizin yaşlarınızdaydım. Son baskının arka kapağında, sabahın erken saatlerinde çekilmiş bir yol fotoğrafı vardı, hani her maceracının kendini otostop çekerken bulabileceği yollardan biri. Fotoğrafın altında şu sözler yer alıyordu: “Aç kalın, budala kalın (stay hungry. stay foolish).” Aramızdan ayrılırken bize verdikleri veda mesajları buydu. Aç kalın, budala kalın. Kendim için hep bunu diledim. Ve şimdi, sizin için de aynı dilekte bulunuyorum: Aç kalın, budala kalın. Hepinize çok teşekkür ederim.” ... (ALINTI)

30 Ekim 2009 Cuma

Kabullenmenin İyileştirici Gücü

Yaşam boyu kendimize yüklediğimiz ağır yüklerden biri de her şeyi ve herkesi olduğu gibi kabullenememektir. Çevremizde ki insanları pirinç ayıklar gibi ayıklamaya çalışırız hayatımızdan. Ama keçinin istemediği ot burnunun dibinde bitermiş misali, bu tip insanlarla daha da yakın yaşamak zorunda kalırız. Uzak durmaya çalıştıkça aynı huydaki farklı kişiler hep burnumuzun dibine kadar sokulur hayatımıza. Önce düşünce ve yaşam tarzları bize uymadığı için onları değiştirmek için kolları sıvarız. Ömrümüzü ve enerjimizi boşyere tüketir, psikolojimizi alt üst ederiz. Sonra üstesinden gelemeyeceğimizi anlayınca kaçmakta buluruz çareyi. Öyle kaçışlarımız olur ki ,yeri gelir eşimizi değiştiririz, yeri gelir işimizi değiştiririz. O da yetmez evimizi, çevremizi değiştiririz. Ama sonuç hep aynıdır. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmuşçasına hep daha da beteriyle karşılaşırız. Kaçış kısır bir döngüyü de kendisiyle beraber taşır hayatımıza. Her yolu deneyip, değiştirecek bir şey de kalmadıktan sonra aklımız başımıza gelir ve son çare değiştiremediğimiz şeyleri kabullenmek için kendimizi değiştirmeye karar veririz. İlk başlarda zor da olsa, ''asla'' ile başlayan cümleleri bir kenara bırakıp ''kabulleniyorum'' la biten cümleler kurmaya başlarız. Kabullenilmesi o kadar zor insanlar olur ki bazen ne yapacağımızı şaşırırız. Bunun için uygulanacak tek bir formül vardır, o da, o kişi kaç yaşında olursa olsun, onun henüz ne yapacağını, nasıl davranacağını bilmeyen küçük bir çocuk olduğunu düşünmektir. Bu işimizi oldukça kolaylaştırır. Bir kişi, iki kişi, bir olay, iki olay derken kabullenmeler kendiliğinden hallolmaya başlar. Öyle bir duruma geliriz ki kabullenilemeyecek hiçbir şeyin olmadığını kavrarız. Hatta her ayrı kişiliğin dünyamızı zenginleştirdiğinin, her yaşadığımız kötü olayın ruhumuza bir şeyler kattığının farkına varırız. Ve her bir kişinin tek ve benzersiz yaratıldığının, kendine has özellikler taşıdığının bilincine ereriz. Bu bizi insanları yargılamanın ağırlığından kurtarır. Kabullenmenin iyileştirici gücü yavaş yavaş hayatımıza akmaya başlar. Huzurlu bir yaşam istiyorsak kabullenmeyi bir an önce öğrenmeliyiz. Etrafımız bir türlü büyüyemeyen çocuklarla dolu. Ve hayat onların büyümesini beklemekle geçirilecek kadar uzun değil. Ne güzel söylemiş büyük fikir adamı Peyami Safa; Yaşlanarak değil, yaşayarak öğrenilir. Zaman insanları değil, armutları olgunlaştırır. Hayattan ders alarak yaşayan ve iyi-kötü her şeyi paylaşabilecek olgunluğa ermiş insanların çoğalması dileğiyle. ...

kısa/ca

hazan ve hüzün
biri dışımızdaki
biri içimizdeki
yaprak dökümü
...

29 Ekim 2009 Perşembe

kuşlar ve ruhum

çocukluğumdan beri severim kuşları ruhum sıkıldıkça onlar gibi uçup gitmeyi dilemişimdir uzak semalara... ama onlar gibi kendi kanatlarımla değil de başkalarının kanatlarına takılıp uçmayı denedim hep ve düştüm düştükçe kendi kanatlarımla uçmam gerektiğini öğrendim... özgürlüğe olan hasretimden fazla yükseliyorum bazen korkmuyorum yükseklerden düşmeyi göze alamayan uçmayı da başaramaz düşersem hayat kucaklayacak beni öpecek kanayan yerlerimi şu bana benzeyen resim var ya bayılıyorum ona hani gökyüzüne bakıyor çok bakarım bende çocukluğumdan beri kuşlara ve bulutlara şimdi bir de göğ(s)ümün ortasına bakıyorum ruhum bana gülümsüyor ordan seni seviyorum diyor ve selamlaşıyoruz O’nunla deniz sonradan katıldı aramıza denizle tanışıncaya kadar gökyüzünün sonsuzluğunda gezdirirdim ruhumu şimdi deniz ve gökyüzü ruhumun mesire yeri kuşlar ruhumun yol arkadaşı yolunuz açık olsun kuşlar yolun açık olsun ruhum kanatlarınızı koruyun sert rüzgarlardan... ...

ATATÜRK GİBİ DÜŞÜN

2004 de bir konferans veriyorum birden bir hanımefendi ayağa fırladı. Dedi ki “Ben Norveçli ’ yim ve şu anda Norveç’te çok sık kullandığımız bir deyim var, bu deyimin anlamını anladım” dedi. Hanımefendi “nedir o deyim” dedim. “Norveççe’de “ATATÜRK gibi düşünmek” deyimi var. Çok sık kullanırız bu deyimi”. ”Nerelerde kullanırsınız” dediğimde “Hani bir problem veririz çöz diye o da tembellik eder çözmez. Deriz ki ona bu problemin mutlaka çözümü var. Birde ATATÜRK gibi düşün ”... O gün otelime geldim televizyonu açtım o kadar çok kişiye bir de ATATÜRK gibi düşün dediğimi hatırlıyorum ki galiba Norveççe’den çok bizim dilimizin bu deyime fazlasıyla ihtiyacı var diye düşünmeden de edemedim... Araştırmacı Yazar Prof.İlknur GÜNTÜRKÜN KALIPÇI ...

26 Ekim 2009 Pazartesi

ALBERT EİNSTEİN'in TANRI vardır ŞEYTAN yoktur TEORİSİ

Bir üniversite profesörü öğrencilerine şu soruyu sorar;
-Var olan her şeyi Tanrı mı yarattı?
Cesur bir öğrenci ayağa kalkar ve yanıtlar:
- Evet her şeyi Tanrı yarattı!
Profesör sorusunu yineler ve öğrenci yine "evet efendim" diye yanıtlar.
Profesör devam eder;
-Eğer her şeyi yaratan Tanrı ise ve şeytan varolduğuna göre şeytanı da Tanrı yaratmış olur ve çalışmalarımızda uyguladığımız "Kesinleştirme" prensibine göre de Tanrı şeytandır.
Öğrenci böyle bir önerme karşısında şaşırır ve yerine oturur. Profesör ise öğrencilerine bir kez daha Tanrı'nın içindeki kaderin bir efsane olduğunu kanıtlamaktan ötürü oldukça mutludur.
Bu arada bir öğrenci ayağa kalkar ve;
- Bir soru sorabilir miyim profesör? der.
Profesör de sorabileceğini söyler.
Öğrenci ayağa kalkar ve;
-"Soğuk var mıdır"? diye sorar.
Profesör;
- Nasıl bir soru bu böyle tabi ki vardır, diye yanıtlar.
-"Sen hiç soğuktan üşümedin mi?
Öğrenci;
- Aslında fizik yasalarına göre soğuk yoktur. Yaşamda realitede biz soğuğu sıcaklığın yokluğu olarak düşünürüz. Herkes veya nesneler o enerji oradaysa veya bir şekilde enerji iletiyorsa onu deneyimler. Örneğin Absolute 0 (-460 derece F) sıcaklığın kesin yokluğudur (hiç olmadığı seviyedir). Tüm maddelerin bu seviyede reaksiyon verme özellikleri bozulur ve değişir. Soğuk yoktur o yalnızca sıcaklığın yokluğunda duyumsadıklarımızı tarif etmek için yarattığımız bir kelimedir der ve devam eder.
- Profesör karanlık var mıdır?
Profesör ;
- Tabi ki vardır.
Öğrenci yanıtlar;
- Korkarım gene yanılıyorsunuz efendim. Çünkü karanlık da yoktur.Yaşamda /realitede karanlık ışığın yokluğudur. Biz ışık üzerinde çalışabiliriz ama karanlığı çalışamayız. Gerçekte biz Newton'un prizmasını kullanarak beyaz ışığı kırar ve renklerin çeşitli dalga uzunlukları üzerinde çalışabiliriz. Ama karanlığı ölçemeyiz. Bir basit ışık ışını karanlık bir mekanı aydınlatarak karanlığı kırmış olur yani karanlığı geçersiz kılar. Siz belli bir mekanın / uzayın ne kadar karanlık olduğundan nasıl emin olursunuz? Işığın miktarını ölçersiniz! Bu doğrudur değil mi? Karanlık insanlık tarafından ışığın olmadığı yer/mekan için kullanılan bir kelimedir. Son olarak öğrenci profesöre gene sorar;
- Efendim şeytan var mıdır?
Bu kez profesör pek emin olamamakla birlikte yanıtlar;
- Tabi ki açıkladığım gibi biz onu her gün her yerde onu görürüz. Şeytan /kötülük bir kişinin başka bir kişiye her gün sergilediği insaniyetsizliğinin bir örneğidir. O dünyadaki işlenmiş tüm suçlarda şiddette yer alır. Bunların tümü şeytanın kendisinden başka bir şey de değildir der.
Öğrenci devam eder;
- Şeytan yoktur efendim. Yani o kendi başına yoktur. Şeytan basit olarak Tanrı'nın yokluğudur. O aynen karanlık ve soğukta olduğu gibi insanın tanrının yokluğunu tarif etmek üzere yarattığı bir kelimeden ibarettir. Tanrı şeytanı yaratmadı. Şeytan / kötülük insanın tanrısal sevgiyi yüreğinde duyumsamadığı zaman deneyimlediklerinin bir sonucudur. O aynen sıcaklığın olmadığı yere gelen soğuk ya da ışığın olmadığı yere gelen karanlık gibidir. Profesör yerine oturur.
Genç öğrencinin adı ALBERT EİNSTEİN'dır.
(alıntıdır)
...

SANAT

''Sanat, ani nöbetlerle olgunlaşır ve aradaki çirkinlik evreleri gereklidir.''
JULİA CAMERON
...

25 Ekim 2009 Pazar

SARI ÇİÇEK

Sokrates; ‘kırlardaki ağaçlar bana bir şey öğretemez’ diyerek, insanlarla sürekli diyalog halinde olmuştur ve insan ruhunda uyku halinde bulunan düşünceleri karşılıklı konuşma yoluyla doğurtmaya çalışmıştır.
Bu sanatına da, annesinin ebeliğini anmak için, doğum yardımcılığı, ebelik adını vermiştir. Ortalıkta çarşıda pazarda dolaşır ve karşısına çıkanlarla konuşmaya çalışırmış. Bunu da, insanları, hayatlarının anlam ve amaçları bakımından düşünmeleri için ve onlarda ki aydınlanma isteğini uyandırmak için yaparmış. Derdi asla kimseye bir şey öğretmek değil, tersine her konuştuğu insandan yeni bir şeyler öğrenmekmiş.
Kendimden yeni bir ben doğurtmaya çalıştığım o bol sancılı günlerde -büyük düşünür Sokrates kadar olmasa da- bana yardımcı olacak bir ebeye ihtiyacım vardı. İçimde taşıdığım -gerçek ben olan- tohumun geç de olsa bir şekilde farkına varmıştım. Gerçek benimin varlığını oldukça hissetmeye başlamıştım. Fakat yardıma ihtiyacım olduğunu düşünüyordum. O tohumun çatlaması, filizlenmesi ve yeşermesi için uygun bakımı yapacak bir bahçıvana ihtiyaç duyuyordum.
Her gün çıktığım bir saatlik yürüyüşlerde Tanrı ‘ ya yalvarıyordum: ''Tanrım, bu tohumu bilgiyle besleyip, sevgiyle sulamalıyım.''''Gerçek beni tam anlamıyla ortaya çıkarıp bu sancılardan kurtulmalıyım. Fakat kendi imkanlarım buna yetmez. Ya bana yol gösterecek kadar bilgili bir insanla ya da okuyup yolumu bulduracak bir kitapla bir yerlerde karşılaşmak için bana yardım et.'' diyordum. Hem yürüyor hem de etrafıma bakınmadan dua ediyordum. Kafamın içi hep bununla meşguldü. Baharın geldiğinin farkındaydım ama ne çiçeklere ne de yeşilliklere yüz veriyordum. Anı yaşamaktan da henüz haberim yoktu. Kendi kendime sorduğum sorulardan boğulmuştum. Tanrı‘nın yardımını beklemekten de yorulmuştum.
Penceremden dışarıyı seyrettiğim bir gün evimizin etrafının sarı kır çiçekleriyle dolmuş olduğunun farkına vardım. Çok güzeldiler. Koskocaman yağlı bir tablo asmıştı sanki Tanrı penceremin önüne. O gün yürüyüşe çıktığımda sadece çiçeklerin keyfini çıkarmaya karar verdim. Yürüdüğüm yolun bir kısmı beyaz mıcır taştı ve etrafı tamamen sarı çiçeklerle doluydu. Yolun bir sağındakilere bir solundakilere bakarak yürürken, yolun ortasında açmış olan, tek olduğu içinde pek fark edilmeyen sarı bir çiçek ilgimi çekti.
Bir anda sürüden ayrılmanın insan için de çiçek için de pek farklı bir şey olmadığını düşündüm.
Sürüden ayrılmak her canlıyı acımasızca yalnız bırakıyordu. Tam da sürüden ayrılmaya karar vermişken çelişkiye düşmüştüm. Sürüden ayrılmalı mıydım? Yoksa henüz yol yakınken sürüye geri mi dönmeliydim?
O cesur sarı çiçek zihnime kazınmışçasına yerleşmişti. Tohumu taşların arasına düşmüştü. Ve düştüğü yer yolun tam ortasıydı.
Ben burada açamam. Taşların altından yeşerip çıkamam. Çıksam bile insanlar ve araçlar üzerimden geçip beni ezerler. Ben açmaktan vazgeçtim, dememişti.
Bir çoğumuzun yaptığı gibi mızmızlık edip tohumun çürüyüp yok olmasına izin vermemişti. Doğası neyi gerektiriyorsa onu yapmıştı. İçinde ona yol gösteren bir pusula vardı sanki.
Taşlar tarafından ezilmişti ama kırılmamıştı. Sadece eğilmişti, boyun eğip vazgeçmemiş ve yeryüzüne çıkış yolunu bulmuştu. Evrene kendini bütün güzelliğiyle sunmuştu.
Ve ben kocaman bir insan olarak o küçücük sarı çiçekten utanmıştım. Yerin dibinde bile olsam o sarı çiçek gibi tohumu çiçeğe dönüştürme sırası bendeydi. Kendime engel olarak gördüğüm her şeyi yenecektim. Boyun eğmeden eğilecek, kırılmadan esneyecek ve istediğim yöne bükülecektim. Hiçbir şeyin beni incitmesine, yolumdan alıkoymasına izin vermeyecek ve gülüp geçecektim. En önemlisi de kendi içimde ki pusulayı keşfedecektim. Ve o bana doğru yolu gösterecekti.
Benim Tanrı‘dan istediğim yol gösterici, dinlemekte tereddüt ettiğim içimdeki sesti. Tanrı bana bunu anlatmak için o sarı çiçeği kullanmıştı... İçimdeki gücü bana bu yolla hissettirmişti.
O sarı çiçek benim bu yoldaki ilk öğretmenim oldu.
Başkalarının bana el uzatıp benim için bir şeyler yapmasını beklemektense, içimden bana uzanan eli sıkıca tutup onunla birlik olmayı, ihtiyacım olduğunda içime bakmayı, içimde var olanı kullanmayı, içimdeki sese güvenip ona teslim olmayı öğretti bana.
Sokrates, kırlardaki ağaçların ona bir şeyler öğretemeyeceği kadar büyük bir filozoftu.
Ama yola yeni çıkmış birisi için evrenin büyük küçük her bir parçası öğretmendir.
Yeter ki görmek ve öğrenmek için bakalım.
Bize okuma-yazmayı öğretirlerken içimizi de okumayı ve içimizden gelen sesi de dinlemeyi öğretseydiler ne güzel olurdu hayat değil mi?
...

UYANIŞ

Uyanışın Üç Evresi
1 – Siz bir kurbansınız.
Hemen hemen hepimiz güçsüz olduğumuz duygusuyla dünyaya geliriz. Çoğumuz da bu duyguyu taşımaya devam eder. Dünyanın bizim dışımızda döndüğünü düşünürüz: hükümet, komşular, toplum, kötü insanlar… Hiçbir etkimizin olmadığını hissederiz. Bizler dünyanın geri kalanının amacının bir etkisiyizdir. Yakınırız, şikayet ederiz, protesto ederiz ve bizden sorumlu olanlarla mücadele etmek için gruplar oluştururuz. Hayat genelde, bazı istisnalar hariç berbattır.
2 – İdareyi ele alıyorsunuz.
Bir an gelir, The Secret gibi insanın hayatını değiştiren bir fim seyredersiniz, ya da Çekim Yasası gibi bir kitap okursunuz ve kendi gücünüzün farkına varırsınız. Amaç edinmenin gücünü fark edersiniz. İstediğiniz şeyi gözünüzde canlandırmak, harekete geçmek ve ona ulaşmak için gereken güce sahip olduğunuzu görürsünüz. Mucizelerle karşılaşmaya başlarsınız. Bazen çok iyi sonuçlar elde edersiniz. Hayat, genel olarak gayet güzel görünmeye başlar.
3 – Uyanıyorsunuz.
İkinci evreyi geçtikten sonra, amaçlarınızın kısıtlamalarınız olduğunu fark etmeye başlarsınız. Yeni bulduğunuz güç ile, hala her şeyi kontrol edemediğinizi görmeye başlarsınız. Daha yüce bir güce teslim olduğunuz zaman, mucizelerin gerçekleştiğini fark etmeye başlarsınız. Serbest bırakmaya ve güvenmeye başlarsınız. An be an Tanrı ile olan bağlantınızın farkındalığını deneyimlemeye başlarsınız. İlham size geldiğinde onu fark etmeyi ve ona göre hareket etmeyi öğrenirsiniz. Seçim yapabileceğinizi ama yaşamınızı kontrol edemeyeceğinizi anlarsınız. Yapabileceğiniz en harika şeyin her anı kabul etmek olduğunu fark edersiniz. Bu aşamada, mucizeler olur ve her seferinde sizi şaşkına çevirir. Genelde sürekli bir şaşkınlık, hayret ve şükran duygusu yaşarsınız.
Joe Vitale
...

24 Ekim 2009 Cumartesi

BİLGE'CE

''Büyüklük; parada mı, pulda mı, sarayda mı, okulda mı?
Yoksa kendini bilen kulda mı.''
...

sonbahar

mevsim olsaydım sonbahar olurdum...
gözlerim yağmur yağmur gri puslu gökyüzü...
sensiz kalan tenim kuruyan yapraklar gibi sararmış solmuş...
aşksız kalan kalbim sonbahar rüzgarıyla savrulmuş...
kırılgan ruhum yeni bir aşka kanatlanmaya hazır göçmen bir kuş...
sonbaharda başlardı aşk masallarım...
bir varmış...bir yokmuş...bir çokmuş...
sonbaharda biterdi...
hiç yokmuş...
...

23 Ekim 2009 Cuma

HAYAT GÜZELDİR

Her sabah uyanır uyanmaz, evimin balkonuna çıkıp denizin, gökyüzünün ve yeşilin her tonunun o doyumsuz enerjilerini bedenime çekip hayatı kutsarım ve sonsuz minnettarlığımı sunarım.
İlk nefesimi yaradanın beni sevdiğini, değer verdiğini ve koruduğunu düşünerek alırım ve O’nun kadar koşulsuz ve sonsuz sevebilmeyi dileyerek veririm.
Sevginin en büyük şifa kaynağım olduğunu düşünürüm. Sevgi ile dolan kalbimin bütün hücrelerime sevgi enerjisini pompaladığını, bedenimi temizlediğini, ve beslediğini hayal ederim. Bu benim güne büyük bir rahatlık ve huzurla, pozitif bir başlangıç yapmamı sağlar.
Bir nefeste yaradanın ben ondan uzak yaşadığım zamanlarda ve egomun bana verdiği mızmızlıkla harcadığım günler için beni nasıl da defalarca affettiğini ve bağışladığını düşünerek alırım. Ve O’nun kadar affedici ve bağışlayıcı olabilmeyi dileyerek veririm.
Yıllarca insanları yargılamanın zihnimde oluşturduğu esaretten ve yükten sonsuza kadar özgürleştiğimi hayal ederim. Bu beni o kadar hafifletir ki kanatlanıp uçabileceğimi sanırım.
İyi ve yeni istediğim ne varsa hayatıma çekercesine derin bir nefes daha alırım. Bütün eski düşünceleri, geçmişin anlamsız acılarını ve artık bana hizmet etmeyen her şeyi salıverdiğimi ve havada uçuşup gittiklerini hayal ederek veririm nefesimi.
Ruhumu ve bedenimi geçmişin ağır yükünden kurtarıp yenilendiğimi, arındığımı hissederim.
Yaradana kızlarımı bana verdiği için minnettarlığımı sunarım. Onların hem benim dünyamda hem de yeryüzünde cenneti yaratmak için var olduklarına inanırım. Ve bunun farkında olduğum için sevinçle dolarım.
Her yaştaki her kadının aradığı hayal ürünü zannedilen ve benim aramadan bulduğum, onu tanıdığım ilk günden beri yaradanın bir armağanı olarak kabul ettiğim beyaz atlı prensim için bir kez daha şükrederim (henüz bulmuş değilim ama olsun, bu kadar güzelliği veren bir gün onu da verecektir nasılsa, belki de sıra ona gelmiştir.)
Baktığımı gördüğüm, gördüğümü anladığım, anladığımı bildiğim ve bildiğimi idrak edebildiğim için kendimi şanslı sayarım.
Ve sonra rutin duamı ederim.
Tanrı’m ben bugün hayatın bana vereceği bütün güzelliklere, bütün hediyelere, bütün pozitifliklere, bütün bolluk ve berekete kalbimi açıyorum. Ve bunları bana bollukla sunduğun için sana minnettarım.
Bunların farkına vardığımdan beri, hayatımda farklar yaratan, hayatımı istediğim seviyeye getiren, kullandığınızda sizin de hayatınızda büyük farklar yaratacak olan –hayatın üç şifresi diyorum ben onlara- yaradanın bize sunduğu üç sihirli anahtarı sizlerin de kullanmanızı diliyorum.
Gönülden sevmek..
Affetmek..
Şükretmek..
Gönülden seven için, affetmeyi ve şükretmeyi bilen için hayat gerçekten güzeldir..
Gönülden sevgilerimle...
...

19 Ekim 2009 Pazartesi

BİLGE'CE

''Mutluluk; küçük farkındalıkları kendi içimizde büyütebilmektir.''
...

CENET AN'DA SAKLI

Yaşam bizi sürekli bir yerlere koşturur ve zamanla yarıştırır. Ve bizi öyle bir hale getirir ki bakarız ama görmeyiz. Duyarız ama anlamayız.
Bir çok güzelliğin üzerine basar geçeriz.
Yaşadığımızı anlamadan yaşar göçeriz.
Kuşlar cıvıltılarıyla, ağaçlar sağa sola eğilerek selamlar bizi, rüzgar yavaşça okşar yanağımızı, bulutlar bütün heybetiyle şekilden şekile girerler ama aklımız başka yerdedir ya da başka zamanda; farkına varmayız.
İki küçük çocuk doyasıya oynuyorlardır sokakta, gözlerimizin içine bakarlar, küçücük bir gülümseme beklerler ama aklımız başka yerdedir ya da başka zamanda suratımızı asar geçeriz.
İki sevgilinin gözleri kilitlenmiştir birbirlerine, aşkın zamansız ve mekansızlığında eriyip gidiyorlardır. Ama aklımız başka yerdedir ya da başka zamanda kalbimize dolduramayız o güzel enerjiyi.
İki yaşlı karı koca parkta oturmuşlar torunlarının ne kadar akıllı olduğunu konuşuyorlardır. Gözlerinin içi parlıyordur her ikisinin de keyiften ama aklımız başka yerdedir ya da başka zamanda öylesine geçer gideriz yanlarından.
Bir baba göğsüne yasladığı kızının başını okşuyordur otobüste ama aklımız başka yerdedir ya da başka zamanda o saf sevgiden alamayız nasibimizi.
Oysa ki iki kişi kavga etse hemen ilgimizi çeker, kim olduklarını görmek, ne dediklerini duymak isteriz.Yolda bir kaza olmuş olsa o feci manzarayı görmek ve kaç kişiye ne olduğunu öğrenmek için dikkat kesiliriz.
Kötü şeyler olduğu zaman anda yaşamayı becerebiliriz de neden iyi şeyler bizi anın içine çekemez.
Bize pozitif enerji verecek şeyleri es geçeriz de neden negatif ne bulursak içimize içimize çekeriz.
Bir kral bir bilgeye ‘lütfen bana söyler misin benim hayatımda ki en önemli zaman, en önemli kişi ve en önemli iş ne olmalıdır bilmek istiyorum’ demiş.
‘En önemli zaman içinde bulunduğun andır. En önemli kişi o anda yanında olan kişidir. En önemli iş ise o anda, o kişiye yapabileceğin bir yardım varsa onu yapabilmektir.’ demiş bilge.
Bilgenin de anlatmak istediği gibi evrenin bize sunduğu fırsatlar an'da gizli.
Bazen birisine gülümsemek bile, o an ona ihtiyacı olan kişiye yapılmış büyük bir yardımdır.
En önemli kişi çocuklarımız, en önemli zamanımız bir çocukla gözgöze geldiğimiz an ve en önemli işimiz onlara gülümsemek olsun.
Gülümsemenin tohumlarını çocuklarımız yoluyla bu dünyaya saçalım. Cennet çocuklarımızın kalplerinde saklı.
Cennetimiz an'da saklı.
...

DÜŞLER ÜLKESİ

Bir ülke diliyorum,
Adı dünya,
Yer barış, gök sevgi,
Dili insan, dini insan,
Irkı insan, milleti insan,
Adı Abraham da olsa İbrahim de olsa
Soyadı insan...
...

18 Ekim 2009 Pazar

çocukça çekicilik

bunu yazmadan geçemeyeceğim..
o akşam toplu fotoğraflar çekildik onlarda..
bu fotoğrafı çekilmeden önce, en son umutege'yle ikimizi çekin bir tane de dedim..
sıkılmıştı sanırım poz vermekten ve döndü bana off hala ya sen de amma çekiciymişsin dedi..
ne derler çocuktan al haberi..
evet halacım.. çekiciyim.. senin gibi..
ışığımız ve sevgimiz hep böyle bol olsun..
insanı çekici yapan tek güç yüreğindeki sevginin ve ordan yansıyan gözlerindeki ve yüzündeki ışığın bolluğudur..
çekici olmak istiyorsan;
SEV KARDEŞİM..
önce KENDİNİ SEV AŞKLA..
sonra VAROLAN HERŞEYİ..
...

BEN ve ONLAR

Neden çoğu insan kendi hayatını daha iyi yönetmektense çevresindeki insanları yönetmeye sevdalanır anlamıyorum.
Bu insanlar enerjilerini kendi hayatlarından çok başkalarının hayatlarını düzene sokmak için harcarlar. Ama ne kendi hayatlarında ne de başkalarının hayatlarında istedikleri hakimiyeti kuramazlar. Kendilerini ve çevresindekileri anlamsızca yorarlar.
Sen önce kendi hayatını kaos ve karmaşadan bir kurtar bakalım. Hayattan istediklerinin bir kısmını elde et bakalım. Küçücük de olsa bir mucize yarat bakalım. Ondan sonra biz seni zaten örnek alırız. Bunun da bir bildiği var, deyip akıl danışırız.
Bu tip insanlar kendilerini hiç eksiksiz yaratılmış sanırlar. Dört dörtlüktür onlar. Her konuda her şeyin en iyisini bildiklerini zannederler.Ama ne acıdır ki kendilerini bilmezler. Bu dünyaya ne kadar geldiyseler o kadar giderler. Hiç gelişmezler ve değişmezler.On yıl görmemiş dahi olsanız, o hala on yıl önceki kişidir bunu bilirsiniz. Yeni olan herşeye karşı çıkmak en birinci vazifeleridir. En sevmedikleri kişiler de sürekli değişmekten ve gelişmekten korkmayan, cesur kişilerdir.Her fırsatta onları -elalem ne der diye korkutup- aşağıya çekmeye çalışırlar. Çünkü kendileri korkaktır. Dışarıdan kendilerine bakacak cesaretleri yoktur. Bakıp görseler de değişebilecek kadar güçlü değillerdir. Hep gözleri ve akılları başkalarında olduğundan kendi iç dünyaları oluşmamıştır. İçlerindeki iyi kötüye yenilmiştir. Kendisi gibi çoğunluğun sınırlarını çizdiği ve içinde hapsolduğu çemberden çıkamazlar. Zihinlerini esaretten kurtaramazlar.
Bu yazdıklarımdan böyle kişileri düşman ilan ettiğimi düşünmeyin sakın. Onlara çok büyük bir minnettarlığım var. Çocukluğumdan beri onlara bakarak şekillendirdim kendimi.
Yalancıydılar, dürüst oldum.
Başkalarıyla uğraşıyorlardı, kendimle uğraştım.
Başkalarının sahip olduğu şeyleri kıskanıyorlardı, ben sahip olduklarım için şükrettim ve onların keyfini çıkardım.
Burunları kaf dağındaydı, ben alçakgönüllü oldum.
Maddeye düşkündüler, ben maneviyata düşkün oldum.
İnsanların cüzdanlarına bakıp değer biçiyorlardı, ben gönüllerine baktım.
Eski eşyalarını kimse alıp kullanmasın diye yakıyorlardı, ben ihtiyacı olanlara verdim.
Yardım isteyenlere yüz çeviriyorlardı, ben elimden geldiği kadar yardımsever oldum.
Çok hakkımı yediler, adaletli bir insan oldum.
Bu liste uzar gider. Anlatmak istediğimi anlamışsınızdır zaten.
Ben her gece, bugüne kadar hayatıma giren böyle kişileri, bana yaptıklarından dolayı affediyorum ve onlara teşekkür etmeden uyumuyorum.
Eskiden, Tanrı' m böyle insanları neden yaratıyorsun, kime ne faydası var ki derdim.Şimdi, Tanrı' nın bir bildiği varmış diyorum.
Buradan onların hepsini ve sizi kucak dolusu sevgiyle selamlıyorum.
...

sığınma

sana değil..
gökyüzüne haykırdım özlemimi...
yıldızlar geldi saçların oldu...
ay geldi yüzün ...
rüzgar ılgıt ılgıt sesin...
melekler kokun...
tanrı ellerin oldu...
sığındım...
özlemim son buldu...
...

17 Ekim 2009 Cumartesi

YAŞAM AMACIMIZ

Yaşam amacımızı bulmadan önce içi boş bir kovaya benzeriz.
İçimizi neyle doldurursak dolduralım hep bir şeylerin eksikliğini hissederiz.Ve hayatta hep bir şeyleri ıskalıyormuş duygusuna kapılırız.
İçi boş kova, bir çok kez, bir çok iş için kullanılır tarafımızdan. İnsan, bir süre işe yaradığını düşünür,eğlenir,mutlu olur ama hala kendini eksik hisseder. Olması gerekeni kavrayamaz ama vazgeçmez küçük işlerden. Çözümün vazgeçmekte değil aramakta olduğunu bilir. Birgün suyla buluşur kova. Ve birden kafasında bir şimşek çakar. Hiç yaşamadığı hazları yaşar. Öbür yarısını bulmuştur sanki. Bütün yaptıkları sönük kalmıştır su taşımanın yanında.
Artık ne için yaratıldığını anlamıştır.
Onun yaşam amacı su taşımaktır.
Su ile birleşmektir.
Tamamlanmaktır.
Su ile ilahi aşkı yaşamaktır. Kova ruhunun ne aradığını biliyordur artık.
Birlik duygusu, ruhunu ve bilincini kilitli kaldığı karanlık odadan kurtarmıştır.
Ancak Tanrı ile birlik bizim ruhumuzun açlığını giderir ve içimizdeki boşluğu doldurur.
Çünkü O'nunla yaradılıştan itibaren varolan bağımızı bulmak ve güçlendirmek için yaratıldık.
Eğer Tanrı'yı kendimizden uzak tutarsak içimizdeki boşluğu başka şeylerle doldurmaya çalışırız.
Boş yere tükenir ve tüketiriz.
Oysaki biz Tanrı'ya doğru bir adım gidersek, o bize koşa koşa gelecektir.
Bire on verecektir. En kısa zamanda yaşam amacımızı bulmak,
Tanrı'yı bilmek ve ilahi aşkın frekanslarından oluşmuş hayal, düşünce ve davranışlarla yaşamak dileğiyle...
...

son dem

ömrünün son deminde...
rastgele kulağına çalınmış...
nihavent bir şarkıyım ben...
yaşadıkça dinlemek istediğin...
her bir notasını yüreğine işlediğin...
öksüz kalmış ruhunu beslediğin...
dilinden düşürmediğin...
vazgeçemediğin...
...

HAKKIMDA...SÖYLEŞİ

ÜYESİ OLDUĞUM http://www.edebiyatdefteri.com/ adlı sitede BY MESELCİ tarafından benimle yapılan ve 26 MART 2009 TARİHİNDE GÜNÜN YAZISI SEÇİLEN SÖYLEŞİDİR...
BİLGEPERİ:RUHUNU SEVEN VE RUHUNU DUYAN PERİ... Biliyorsunuz, edebiyata gönül veren seçkin dostlarla şiir ve edebiyat üzerine röportajlar yapıyorum. Konuğum sen oldun...kişiliğiniz ve edebi duruşunuz yetti alizatınızla söyleşi gerçekleştirmeye...izninizle, şu soruları şahsınıza sorarak sohbetimize başlamak istiyorum:
MESELCİ : Bilgeperi’yi tanıyabilir miyiz birçok cümleyle?
Bilgeperi : 28.12.1968 İstanbul doğumluyum. Orta asya Oğuz Türkleri’ ndeniz. Fatih Sultan Mehmet 1453 yılında İstanbul’u aldığında dedelerimizi ordan getirip İstanbul’a yerleştirmiş. Mekanı cennet olsun, yer vermiş, yurt vermiş, toprak vermiş. O gün bugündür, kuşaklar boyu İstanbul’da yaşıyoruz. Bu yüzden midir bilmem ama İstanbul’u çok seviyorum. Büyüğü 20 yaşında, küçüğü 5 yaşında iki kızım var. Halkla İlişkiler mezunuyum. Okumayı ve yazmayı çok seviyorum. Kendimi çok seviyorum. Yaşam kafama vura vura öğretti bana bunu sağolsun. Bilge gibi, insana, yaşama ve doğaya, geniş bir pencereden ve derinlemesine bakıp, bulduğum güzelliklerden bir peri gibi ilham alıp, keyif alıp, yaşamı kendi gerçeğime göre anlamlandırıp yaşamayı amaç edinmiş biriyim...
MESELCİ : Şuanki ruh haliniz nasıl?
Bilgeperi : Ruhunu seven, ruhunu duyan, ruhunu kendine rehber etmiş biri olarak çok güzel. Yaşamın ruhsal bir yolculuk olduğunun farkına vardığımdan beri ruhumu gereksiz yüklerden kurtarıp, arındırmaya, sadeleştirmeye ve geliştirmeye çalışıyorum. Başladığım noktadan şu an geldiğim noktaya kadar çok yol katettim. Bu yolda yürüdükçe de gittikçe güçleniyor ruh halim. Ruhumu seviyorum, ruhumu koruyorum. Günlük yaşamın getirdiği sorunlar ruhuma asla dokunamaz. Şunu çok iyi biliyorum ki mevlam ne eylerse güzel eyler.
MESELCİ : Edebi türler içinde en çok hangisini okursunuz, neden?
Bilgeperi : Anlamlı ve duygulu şiirleri seviyorum. İçeriği derin ve sayfalar dolusu anlam barındıran kısa şiirlere bayılırım. Gelişimi destekleyen, bilgi ve sevgi içerikli kitapları ve bu konularda ki yazıları çok okurum. Gelişmek için ve herşeye rağmen sevebilmeyi, koşulsuz sevebilmeyi öğrenebilmek için yaratıldığımıza inanırım. Bu inancımı destekleyen kitapları, yayınları ve siteleri takip ederim. Bireysel gelişimi amaç edinmiş kişilere yönelik, bu konunun uzmanları tarafından hazırlanmış bir sitede de yazarlık yapıyorum ayrıca.
MESELCİ : Şiir okumak mı kolay, yoksa duyguları kaleme almak mı zor?
Bilgeperi : Ruhuma hitap eden şiirleri okumak elbette çok kolay ve çok keyifli. Hitap etmiyorsa sonunu getiremem. Benim gibi kendi içseline odaklı biri olarak duyguları kaleme almak çok kolay. Kendi içimi okuyup kaleme almak rahatlatır beni. Bir çok duygusal ve ruhsal tıkanıklığımı bu şekilde çözerim.
MESELCİ : Türkiye’deki insanlar iyi bir okuyucu mu sizce?
Bilgeperi : Bilinçli okuyucularda var elbette. Ama bilinçli de olsa bilinçsiz de olsa herkes ihtiyacı olanı bir şekilde kendine çekiyor ve okuyor.
MESELCİ : Bir gününüz nasıl geçiyor,edebiyatla uğraşan insanların farklı bir yaşam alanı mı var gerçekten?
Bilgeperi : Günüm okuyarak başlar ve okuyarak biter. Günlük işlerle uğraşırken yazacağım yazı kafamın içinde dolaşmaya başlar, bir kaç gün beslenir, büyür ve birden akıp gider. Şiirlerimi kendimi ve duygularımı dinlemeye yoğunlaşmışken ya da duygusal etki almışsam okuduğum bir yazı veya şiirden o anda yazarım. Edebiyatla uğraşanları bilemem ama benim gibi kendisiyle uğraşanlar, gereksiz kalabalıklardan arınmış, kendisini yaşayabilecekleri sade ve doğal bir alan yaratıyorlar sanırım kendilerine.
MESELCİ : Sevdiğiniz(yapmaktan hoşlandığınız) beş eylem desem?
Bilgeperi:
1- Sevmek...Yaradandan ötürü yaradılanı sevmek... 2-Okumak ve yazmak... 3-Sahilde yürüyüş... 4-Gökyüzünü, kuşları ve yağmuru seyrederek kahve keyfi yapmak... 5-Büyük kızımla gençliğimi, küçük kızımla çocukluğumu yeniden keşfedip yaşamak...
MESELCİ : Aşağıdaki kavramlar sizin için neleri ifade etmekteler?
Bilgeperi:
Peri : Benim kendi yüklediğim anlam, ruhu, doğayı ve doğaüstünü seven...
Yalnızlık : Çok severim. Kendini ve ruhunu yaşayabilmektir bende ki ilk anlamı...
Gözler : Ruhun aynası. Görmesini bilene gözler çok şey anlatır...Siz gözleri şiirler dolusu anlattınız, söylenebilecek her şeyi söylediniz nerdeyse. Bize söyleyecek pek söz kalmadı bu konuda...
Para : Yaşamak için araç ve gereç. Yeteri kadar mutlaka olmalı. Az ise isyan etmemeli, çok ise şımarmamalı.
Mavi : Gökyüzü kadar sonsuzluğu ve okyanus kadar enginliği arayanların ve bulanların rengi. Huzurun rengi. Benim de rengim. dostluk? Az ve öz olanı gerekli.
MESELCİ : Değerli vakitlerinizi bizimle,edebiyatdefteriyle paylaştığınız için sonsuz teşekkürler ederim sevgili bilgeperi...
Bilgeperi : Değer ve emek verip, zaman harcayıp, güzel paylaşımlarla bizi bize anlattığın için ben teşekkür ederim sevgili meselci. Röportajlarının devamını dilerim. Zaman harcayıp okuyacak ve yorumlayacak dostlara şimdiden teşekkürler ve sevgiler...
MESELCİ 25 MART 2009
...

istersen

yağmur yağmur dökülürüm...
saçlarına...dudaklarına..ellerine...
düşerim en derinlerine...
serpilirim kocaman yüreğine...
yokluğunda soğuyup...
buza dönüşeceğimi düşünme...
içimde ki yangın öylesine büyür ki...
buharlaşabilirim...
ve çokluğunda sağanak sağanak yağarım üzerine...
...

GERÇEK ÖZGÜRLÜK

Yıllarca özgürlüğü kovaladım durdum kendimce. Her defasında elimi uzatıp tutabilecekken herhangi bir sebepten dolayı uçup gittiğini düşündüm bir kuş misali. Sonunda, benim hayalini kurduğum özgürlüğün bir yanılsama olduğunun ve gerçek özgürlüğün kendi içimde olduğunun farkına vardım.
Gerçek özgürlük; insanın kendisi gibi olabilmesidir.
Kendi gerçeğini yaratabilmesidir.
Evet ve hayır sözcüklerini yerli yerinde, kimse üzülür mü kırılır mı diye düşünmeden kullanabilmesidir.
Çıkar hesapları yapmadan, kazanacaklarını ve kaybedeceklerini düşünmeden ''ben buyum'' diyebilmesidir.
Ortak bilincin ağına düşmeden kendi yolunu çizebilmesidir.
En önemlisi de, ''elalem ne der'' sözünü sonsuza kadar hayatından silebilmesidir.
Ve bunları yapabilecek güce ve cesarete sahip olabilmesidir.
Ey özgürlük, ne mutlu bana ki avuçlarımdasın artık.
...

16 Ekim 2009 Cuma

DUYDUK DUYMADIK DEMEYİN

Buna bir son vermeyi seçiyorum..
Bin verip bir istiyorum ve duymuyorlar beni..
Buna son veriyorum.. Duyulmayı seçiyorum..
Duyulmama oyunundan duyulma oyununa geçiyorum..
Var olan her şeyi duymayı, beni duyabilecek kadar açık yürekli olanlarla olmayı seçiyorum..
Gözlerimi gökyüzüne dikmiş bunları sayıklarken bir öbek beyaz kuş geçiyor kanat çırparak. Bembeyazlar hem de, nasıl da güzeller..
Kanatlarıyla adımlıyorlar, kanatlıyorlar gökyüzünü.
İkinci tur uçuşlarında ,pamuk bir yüzde iki alaca göz gibi, iki tane de alaca kuş katılmış aralarına. Sanki hepsi beyaz, hepsi alacaymış gibi, hepsi sözleşmiş gibi birliği ve bütünlüğü yansıtıyorlar. Gökyüzünde onlara bahşedilmiş yaşamın keyfini çıkarıyorlar.
Sanmayın ki birinin keyfi bir diğerinden az.
Hepsinde aynı coşku, hepsinde aynı haz.
İmreniyorum kuşlara, birbirlerini duymayan hissetmeyen insanlık için hayıflanıyorum..
Benim ağacım boş bugün. Kuşlarım gelmemiş. Yaradan’ın hakkı üçtür, benim hakkıma düşen üç kuşum gelmemiş henüz bu sabah. Kuşu an kendini hazırla, kuşlarımın ikisi geldi. Onlar duyuyorlar beni, şükürler olsun ki duyuyorlar. Avaz avaz bağırmam gerekmiyor. Düşünmem yetiyor ve hemen karşılığını verip penceremin önündeki çam ağacında alıyorlar yerlerini. Birinin ağzında yem gibi bir şey var. Henüz ötmediler. Aç kuş ötmez elbette..
Çam ağacım da çok güzel, diriliğiyle diriltiyor beni her baktığımda. Kokusunu harmanladığı havayı penceremden içeri sunup derin derin, nefes nefes akıtıp içime şifalandırıyor beni. Ona her baktığımda masmavi gökyüzüne asılmış, doğal ve yemyeşil bir aksesuar görüyorum. Penceremin önünü süslediği ve beni şifalandırdığı gibi, doğayı da bütün varlığı ile süsleyip şifalandırıyor.
Yerden göğe uzanıp, toprak ana ile gök babayı birbirine bağlıyor.
Kuşlarım ötmeye başladı. Ağacıma gelip ötmeye başladıklarında ben de onlara sesli öpücükler gönderiyorum. Ben onları duyuyorum ve hissediyorum onlar da beni. Ben onlara karşılık veriyorum onlar da bana.
Evrensel bir dil var aramızda, sözcüklerden öte hislerden oluşan, kendi doğallığında su gibi akıveren bir dil.
Yürek dili, özün dili..
Ve Farid Farjad konuşturuyor kemanını, lap topumdan çıkmış da salonumda bana keman dinletisi sunuyormuş gibi canlı ve her zamanki gibi derinden etkiliyor beni bu gerçek müzisyen. Ağlatıyor, inletiyor kemanını ve özüme kadar ulaştırıyor muhteşem müziğini.
Mest ediyor.
Ruhumu besliyor.
Müzikle yıkıyor içimi.
Kanımda keman ve piyano sesleri dolaşıyor, kanıma karışıyor.
Bütün hücrelerime dokunup titretiyor müzik.
Onsekiz bin alemin kapılarını zorluyor içimde.
Her bir nota başka bir alemin anahtarı. En kuytu ve en karanlık olandan en nurlu ve en aydınlık olana kadar tek tek bütün kapıları zorluyor notalar. Bir aşağı bir yukarı salınıp duruyorlar iç alemlerimde. Duyurmaya çalışıyorlar seslerini, duyan kapıyı açıyor. Siyahtan beyaza bütün benlerim tutunup notasına müzikle akıyor. Notalar kanat oluyor benlerime, kuşlar gibi, kuşlarım gibi öbek öbek, siyah, beyaz, alaca, renk renk, göğ(s)ümdeki mavi karanlıklarda nota nota, kanat kanat adımlıyorlar, süzülüyorlar içimde .
Kanatlıyorlar alemi. Kanatmıyor içimi müzik.
Arş-ı ala’ya kanatlandırıyor..
Alaca kuşlar gibi karışıyorum kuş öbeğine. Süzülüyorum gökyüzünün göbeğine..
İnsanlar hiç duyamazlar artık beni. Kendilerini bile duymuyorlar ki beni nasıl duysunlar..
Duyduk duymadık demeyin, kuşlarım duyuyorlar beni..
Kuşlarım uyuyorlar bana, ben uyuyorum onlara..
Ve alabildiğine ötüyorlar şimdi..
Ve alabildiğine coşuyor keman..
Ve alabildiğine güzel bir an..
Ben ve tüm var olan..
Sonsuz ve lamekan...
...