31 Ekim 2009 Cumartesi

Aç Kalın Budala Kalın.. STEVE JOBS

“Bugün dünyanın en iyi üniversitelerinden birinin diploma töreninde sizlerle birlikte olmaktan onur duyuyorum. Ben üniversiteden hiç mezun olmadım. Doğruyu söylemek gerekirse, mezuniyete en yaklaştığım an da bu an! Sizlere hayatımla ilgili üç hikaye anlatacağım. Hepsi bu. Büyütülecek birşey değil. Sadece üç hikaye. İlki noktaları birleştirmekle ilgili. İlk 6 aydan sonra Reed Üniversitesi'nde derslere girmeyi bıraktım, ancak gerçek anlamda okulu bırakana kadar bir 18 ay kadar daha okulda kaldım. Okulu neden bıraktım? Olay ben doğmadan başlamıştı. Biyolojik annem genç, evlenmemiş bir üniversite mezunuydu ve beni evlatlık vermeye karar vermişti. Beni üniversite mezunu bir çiftin evlatlık almasını çok istiyordu, sonunda da bir avukat ve karısı tarafından alınmam için herşey hazırdı. Tek sorun, ben ortaya çıktıktan sonra, beni evlat edinecek çiftin esasında bir kız çocuğu istediklerini anlamış olmalarıydı. Bir gece yarısı, bekleme listesinde olan müstakbel aileme bir telefon geldi: “Elimizde beklenmedik bir erkek bebek var, onu istiyor musunuz?”. Onlar da “tabii ki” diye yanıtladılar. Biyolojik annem, annemin üniversiteyi, babamın ise liseyi bile bitirmemiş olduğunu öğrendiğinde evlatlık verme işlemini tamamlayacak son kağıtları imzalamayı reddetti. Ancak birkaç ay sonra, ailemin beni üniversiteye yollayacaklarına dair söz verdikten sonra ikna oldu. Ve 17 sene sonra üniversiteye başladım ama saf bir şekilde neredeyse Stanford kadar pahalı bir okul seçtim, ve emekçi ailemin bütün birikimleri benim okul parama gidiyordu. Altı ay sonra, buna değmeyeceğini farkettim. hayatımla ilgili ne yapmam gerektiği konusunda hiçbir fikrim yoktu ve üniversitenin de bunu bulmam için bana nasıl fayda sağlayacağını çözememiştim. Ve orada durmuş ailemin hayat boyu biriktirdiği parayı harcıyordum.. Sonuçta okulu bırakmaya ve herşeyin yoluna gireceğine inanmaya karar verdim. O zaman çok korkutucu gelmişti ama geriye dönüp baktığımda hayatımda verdiğim en iyi kararlardan biri olduğunu görüyorum. Okulu bıraktığım an, zorunlu fakat gereksiz olan ve ilgimi çekmeyen tüm dersleri almama gerek kalmamıştı. Böylece sadece bana ilginç gözüken derslere girebilecektim. Bu aslında hiç de romantik bir durum değildi. Yurt odam olmadığından arkadaşlarımın odalarında yerde yatıyor, kola şişelerinin 5 sentlik depozitolarıyla yemek alıyor, her pazar akşamı güzel bir yemek yemek için 7 mil uzaktaki hare krishna kilisesine gidiyordum. Çok güzeldi. Merakım ve sezgilerim sayesinde içine düştüğüm çoğu şey daha sonra benim için paha biçilmez deneyimlere dönüştü. Bir örnek vereyim: O zamanlar Reed Üniversitesi muhtemelen ülkedeki en iyi kaligrafi dersini veriyordu. Kampüsteki her poster, çekmecelerdeki her etiket, çok güzel şekilde elle kaligre edilmişti. Okulu bırakmış olduğum ve zorunlu dersleri almak zorunda olmadığım için kaligrafi dersi alıp nasıl yapıldığını öğrenmeye karar verdim. Serif ve san serif yazı karakterleri, değişik harf kombinasyonları arasındaki boşluğu ayarlama ve harika bir tipografiyi harika yapanın ne olduğu hakkında çok şey öğrendim. Çok güzeldi; tarihsel ve sanatsal olarak o kadar inceydi ki bilim hiçbir şekilde bunu yakalayamazdı ve ben bunu muhteşem buldum. Bunların hayatımda pratik bir uygulama bulma olasılığı yoktu. Ama on sene sonra, ilk Macintosh’u tasarlarken, bir anda aklıma geliverdi. Bunların hepsini Mac’te kullandık. Mac güzel bir tipografiye sahip ilk bilgisayardı. Eğer o derse hiç girmemiş olsaydım, Mac hiç çok yönlü yazı karakterlerine veya boşlukları doğru orantıda kullanan fontlara sahip olmayacaktı. Windows da Mac’ten kopyaladığına göre, hiçbir kişisel bilgisayarın bunlara sahip olmayacağı muhtemeldir. Okulu bırakmamış olsaydım, o kaligrafi dersine girmemiş olacaktım ve kişisel bilgisayarlar şu an sahip oldukları o harika tipografiye sahip olamayabileceklerdi. Tabii ki üniversitedeyken noktaları ileriye bakarak birleştirmek imkansızdı. Fakat on sene sonra geriye dönüp baktığımda herşey çok ama çok berraktı. Tekrar söylüyorum, noktaları ileriye bakarak birleştiremezsiniz; onları sadece geriye baktığınızda birleştirebilirsiniz. noktaların gelecekte bir şekilde birleşeceğine inanmanız gerekiyor. Bir şeye güvenmelisiniz - tanrıya, cesaretinize, kaderinize, hayata, karmaya- herhangi bir şeye. Bu yaklaşım beni hiçbir zaman yolda bırakmadığı gibi hayatımı da bütünüyle değiştirdi. İkinci hikayem sevgiyle ve kaybetmekle ilgili. Hayatımın erken bir döneminde neyi sevdiğimi bulduğum için şanslıydım. Woz (Steve Wozniak) ve ben apple‘ı 20 yaşındayken ailemin garajında kurduk. Çok yoğun çalıştık ve 10 sene sonra Apple garajdaki iki kişiden, 4000 çalışanı olan 2 milyar dolarlık bir şirkete dönüşmüştü. En nadide ürünümüz Macintosh’u piyasaya sürdüğümüzde ben 30 yaşına yeni basmıştım. Ardından kovuldum. Kendi kurduğunuz bir şirketten nasıl kovulabilirsiniz? Şöyle: apple büyük bir şirket haline geldiği için biz de şirketi benimle birlikte yönetebilicek, yetenekli olduğuna inandığım birini işe aldık ve ilk sene işler iyi gitti. Fakat daha sonra, geleceğe yönelik görüşlerimiz farklılık göstermeye başladı ve bir noktada koptu. Bu noktada yönetim kurulumuz onun tarafında yer aldı. Sonuçta 30 yaşında dışarıda kalmıştım. Hem de herkesin gözü önünde. hayatımın odak noktası olan şey bir anda yokolmuştu, bu büyük bir yıkımdı. Birkaç ay ne yapacağımı bilemedim. Bir önceki girişimci nesli yüz üstü bırakmış, rütbe tam bana teslim edilirken onu elimden düşürmüş gibi hissetmiştim. Dave Packard ve Bob Noyce’dan bu başarısızlığım için özür diledim. Fazla göz önünde olan bir başarısızlık sembolü olmuştum ve vadiden kaçmayı bile düşündüm. Fakat içimde bir şeyler uyanmaya başladı, yaptığım işi hala sevdiğimi farkettim. Apple’da olanlar bunu en ufak şekilde değiştirememişti. Dışlanmıştım ama hala aşıktım. Ve yeniden başlamaya karar verdim. O zaman farkına varmamıştım ama Apple’dan kovulmak başıma gelebilecek en iyi şey olmuştu. Başarılı olmanın ağırlığı yeniden başlamanın hafifliğiyle yer değiştirmişti, hiçbir şey hakkında eskisi kadar emin değildim. Hayatımın en yaratıcı dönemine girmek üzere özgürleşmiştim. Sonraki beş sene Next adında bir şirket kurdum, Pixar adında başka bir şirket ve eşim olacak inanılmaz kadına aşık olmuştum. Pixar’da dünyanın ilk bilgisayar animasyon filmi toy story‘yi yarattık ve şu an dünyanın en başarılı animasyon stüdyosuyuz. İnanılmaz olaylar zincirinden sonra, Apple Next’i satın aldı, ben Apple’a döndüm ve Apple’ın yenilenmesinin kalbinde Next’te geliştirdiğimiz teknoloji yatıyor. Ve laurence ile harika bir aile kurduk. Apple’dan kovulmamış olsaydım bunların hiçbirinin olmayacağından son derece eminim. Tadı çok kötü bir ilaçtı, ama sanırım hastanın da buna ihtiyacı vardı. Bazen hayat kafanıza bir tuğlayla vurur. sakın inancınızı kaybetmeyin. Devam etmeme sebep olan şeyin yaptığım işe olan aşkım olduğuna ikna olmuş durumdayım. Neyi sevdiğinizi bulmanız gerek. Ve bu aşklarınız için geçerli olduğu gibi işiniz için de geçerlidir. İşiniz hayatınızın büyük bir kısmını kaplayacak ve gerçek anlamda tatmin olmanın tek yolu harika bir iş olduğuna inandığınız şeyi yapmanızdır. Ve harika bir iş yapmanın tek yolu ise yaptığınızı sevmenizden geçer. Henüz bulamadıysanız, aramaya devam edin. Durulmayın. Tüm gönül meseleleri gibi, onu bulduğunuz zaman anlayacaksınız. Ve her büyük ilişki gibi, seneler geçtikçe daha da güzelleşecek. Yani bulana kadar devam edin. Yılmayın. Üçüncü hikayem ölüm hakkında. On yedi yaşındayken, şöyle bir şey okumuştum: “Her gününü, hayatının son günüymüş gibi yaşarsan, günün birinde haklı çıkarsın.” Bu cümle beni çok etkilemişti ve o günden bu yana, yani 33 yıldır, her sabah aynaya bakıp, kendi kendime hep şunu sordum: “Eğer bugün hayatının son günü olsaydı, bugün (normalde) yapacağın şeyleri yapmak ister miydim?” Uzun süre art arda, “hayır,” yanıtını verdiğimde, bir şeyleri değiştirmem gerektiğini anladım. İnsanın kısa süre içinde öleceğini bilmesi, yaşantısına damga vuracak kararlar vermesi açısından büyük önem taşır. Çünkü her şey, tüm dış beklentiler, gururlar, küçük düşme ya da başarısızlık korkuları - tüm bunlar ölüm karşısında değerlerini yitirir, yalnızca ölümdür önemli olan. Kaybedecek bir şeyler olduğu (tuzak) düşünceyi yok etmenin en iyi yolu insanın öleceğini hatırlamasıdır. Zaten çıplak ve savunmasızsın. Yüreğinin sesini dinlememen için hiçbir neden yok. Bir yıl kada önce bana kanser teşhisi kondu. Sabah 7:30?da girdiğim ultrasonda pankreastaki tümör bariz bir şekilde görünüyordu. Bense pankreasın ne olduğunu bile bilmiyordum. Doktorlar bu tip bir kanserin tedavisinin neredeyse imkansız olduğunu ve üç ila altı aydan fazla yaşamayı beklemememi söylediler. Bu, çocuklarınıza ilerideki 10 yıl içinde söyleyeceklerinizi birkaç ay içinde söylemeye çalışmak demekti. Bu, aileniz rahatı için gerekli herşeyin kısa zamanda yapılması demekti. Bu veda etmek demekti. Bütün gün o teşhisle yaşadım. Akşama doğru biyopsi yapıldı, boğazımdan bir endoskop soktular, mide ve bağırsaklarımdan geçerek bir iğneyle pankreasımdaki tümörden birkaç hücre aldılar. Ben narkozla uyutulmuştum, fakat eşimin söylediğine göre doktorlar alınan hücreleri mikroskobun altına koyduklarında sevinç çığlıkları attığını söyledi. Benim kanserim ameliyatla tedavi edilebilecek bir türdenmiş. Ameliyat oldum ve şimdi iyileştim. Beni ölüme en çok yaklaştıran olay budur ve umarım uzun yıllar boyunca bir daha bu denli yaklaşmam. Bu deneyimi yaşamış biri olarak diyebilirim ki ölüm faydalı fakat sadece entelektüel bir kavramdır. hiç kimse ölmek istemez. Cennete gitmek isteyenler bile, oraya gitmek uğruna ölümü göze almak istemezler. Oysa ölüm hepimizin ortak sonu. Şimdiye dek hiç kimse ölümden kaçamamıştır. Bunun böyle de olması gerekir, çünkü ölüm hayatın en güzel icatlarından birisi. Hayat’ın değişim ajanı. Yenilere yer açmak için, eskilerden kurtulmanın tek çaresi. Şu an için yeni sizsiniz, ama günün birinde, üstelik pek yakında siz de eskiyecek ve aradan çıkarılacaksınız. Bu kadar acımasız olduğum için üzgünüm, ama gerçek bu. Zamanınız kısıtlı, bu yüzden başkalarının hayatını yaşayarak onu harcamayın. Başkalarının düşüncelerinin sonuçlarıyla yaşama dogmasına takılıp kalmayın. Başka insanların fikirlerinin gürültüsünün kendi kalbinizin sesini duymanızı engellemesine izin vermeyin. Ve en önemlisi kalbinizin ve sezgilerinizin yolundan gidecek cesarete sahip olun. Kalbiniz ve sezgileriniz ne yapmak istediğinizi bilirler. Bunun dışındaki herşey ikinci planda. Gençliğimde, bizim neslin kutsal dergilerinden biri sayılan, The Whole Earth Catalog adında inanılmaz bir yayın vardı. Menlo Park yakınlarında yaşayan Steward Brand adında biri tarafından şiirsel bir tarzla kaleme alınmıştı. Size anlattığım bu olay, 1960 lardan kalma, masa üstü bilgisayarlardan ve bilgisayar destekli yayınlardan önce, yani bu dergi daktilolar, makaslar ve polaroid kameraların yardımıyla yapılmıştı. Google ortaya çıkmadan 35 yıl önce, dergi formatında bir google gibiydi: İdealistti, anlaşılır bilgiler ve harika görüşlerle doluydu. Stewart ve ekibi bunun birçok baskısını yayımladılar ve dergi miyadını doldurduğunda son bir baskı yaptılar. 1970'lerin ortalarıydı, o zamanlar sizin yaşlarınızdaydım. Son baskının arka kapağında, sabahın erken saatlerinde çekilmiş bir yol fotoğrafı vardı, hani her maceracının kendini otostop çekerken bulabileceği yollardan biri. Fotoğrafın altında şu sözler yer alıyordu: “Aç kalın, budala kalın (stay hungry. stay foolish).” Aramızdan ayrılırken bize verdikleri veda mesajları buydu. Aç kalın, budala kalın. Kendim için hep bunu diledim. Ve şimdi, sizin için de aynı dilekte bulunuyorum: Aç kalın, budala kalın. Hepinize çok teşekkür ederim.” ... (ALINTI)

30 Ekim 2009 Cuma

Kabullenmenin İyileştirici Gücü

Yaşam boyu kendimize yüklediğimiz ağır yüklerden biri de her şeyi ve herkesi olduğu gibi kabullenememektir. Çevremizde ki insanları pirinç ayıklar gibi ayıklamaya çalışırız hayatımızdan. Ama keçinin istemediği ot burnunun dibinde bitermiş misali, bu tip insanlarla daha da yakın yaşamak zorunda kalırız. Uzak durmaya çalıştıkça aynı huydaki farklı kişiler hep burnumuzun dibine kadar sokulur hayatımıza. Önce düşünce ve yaşam tarzları bize uymadığı için onları değiştirmek için kolları sıvarız. Ömrümüzü ve enerjimizi boşyere tüketir, psikolojimizi alt üst ederiz. Sonra üstesinden gelemeyeceğimizi anlayınca kaçmakta buluruz çareyi. Öyle kaçışlarımız olur ki ,yeri gelir eşimizi değiştiririz, yeri gelir işimizi değiştiririz. O da yetmez evimizi, çevremizi değiştiririz. Ama sonuç hep aynıdır. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmuşçasına hep daha da beteriyle karşılaşırız. Kaçış kısır bir döngüyü de kendisiyle beraber taşır hayatımıza. Her yolu deneyip, değiştirecek bir şey de kalmadıktan sonra aklımız başımıza gelir ve son çare değiştiremediğimiz şeyleri kabullenmek için kendimizi değiştirmeye karar veririz. İlk başlarda zor da olsa, ''asla'' ile başlayan cümleleri bir kenara bırakıp ''kabulleniyorum'' la biten cümleler kurmaya başlarız. Kabullenilmesi o kadar zor insanlar olur ki bazen ne yapacağımızı şaşırırız. Bunun için uygulanacak tek bir formül vardır, o da, o kişi kaç yaşında olursa olsun, onun henüz ne yapacağını, nasıl davranacağını bilmeyen küçük bir çocuk olduğunu düşünmektir. Bu işimizi oldukça kolaylaştırır. Bir kişi, iki kişi, bir olay, iki olay derken kabullenmeler kendiliğinden hallolmaya başlar. Öyle bir duruma geliriz ki kabullenilemeyecek hiçbir şeyin olmadığını kavrarız. Hatta her ayrı kişiliğin dünyamızı zenginleştirdiğinin, her yaşadığımız kötü olayın ruhumuza bir şeyler kattığının farkına varırız. Ve her bir kişinin tek ve benzersiz yaratıldığının, kendine has özellikler taşıdığının bilincine ereriz. Bu bizi insanları yargılamanın ağırlığından kurtarır. Kabullenmenin iyileştirici gücü yavaş yavaş hayatımıza akmaya başlar. Huzurlu bir yaşam istiyorsak kabullenmeyi bir an önce öğrenmeliyiz. Etrafımız bir türlü büyüyemeyen çocuklarla dolu. Ve hayat onların büyümesini beklemekle geçirilecek kadar uzun değil. Ne güzel söylemiş büyük fikir adamı Peyami Safa; Yaşlanarak değil, yaşayarak öğrenilir. Zaman insanları değil, armutları olgunlaştırır. Hayattan ders alarak yaşayan ve iyi-kötü her şeyi paylaşabilecek olgunluğa ermiş insanların çoğalması dileğiyle. ...

kısa/ca

hazan ve hüzün
biri dışımızdaki
biri içimizdeki
yaprak dökümü
...

29 Ekim 2009 Perşembe

kuşlar ve ruhum

çocukluğumdan beri severim kuşları ruhum sıkıldıkça onlar gibi uçup gitmeyi dilemişimdir uzak semalara... ama onlar gibi kendi kanatlarımla değil de başkalarının kanatlarına takılıp uçmayı denedim hep ve düştüm düştükçe kendi kanatlarımla uçmam gerektiğini öğrendim... özgürlüğe olan hasretimden fazla yükseliyorum bazen korkmuyorum yükseklerden düşmeyi göze alamayan uçmayı da başaramaz düşersem hayat kucaklayacak beni öpecek kanayan yerlerimi şu bana benzeyen resim var ya bayılıyorum ona hani gökyüzüne bakıyor çok bakarım bende çocukluğumdan beri kuşlara ve bulutlara şimdi bir de göğ(s)ümün ortasına bakıyorum ruhum bana gülümsüyor ordan seni seviyorum diyor ve selamlaşıyoruz O’nunla deniz sonradan katıldı aramıza denizle tanışıncaya kadar gökyüzünün sonsuzluğunda gezdirirdim ruhumu şimdi deniz ve gökyüzü ruhumun mesire yeri kuşlar ruhumun yol arkadaşı yolunuz açık olsun kuşlar yolun açık olsun ruhum kanatlarınızı koruyun sert rüzgarlardan... ...

ATATÜRK GİBİ DÜŞÜN

2004 de bir konferans veriyorum birden bir hanımefendi ayağa fırladı. Dedi ki “Ben Norveçli ’ yim ve şu anda Norveç’te çok sık kullandığımız bir deyim var, bu deyimin anlamını anladım” dedi. Hanımefendi “nedir o deyim” dedim. “Norveççe’de “ATATÜRK gibi düşünmek” deyimi var. Çok sık kullanırız bu deyimi”. ”Nerelerde kullanırsınız” dediğimde “Hani bir problem veririz çöz diye o da tembellik eder çözmez. Deriz ki ona bu problemin mutlaka çözümü var. Birde ATATÜRK gibi düşün ”... O gün otelime geldim televizyonu açtım o kadar çok kişiye bir de ATATÜRK gibi düşün dediğimi hatırlıyorum ki galiba Norveççe’den çok bizim dilimizin bu deyime fazlasıyla ihtiyacı var diye düşünmeden de edemedim... Araştırmacı Yazar Prof.İlknur GÜNTÜRKÜN KALIPÇI ...

26 Ekim 2009 Pazartesi

ALBERT EİNSTEİN'in TANRI vardır ŞEYTAN yoktur TEORİSİ

Bir üniversite profesörü öğrencilerine şu soruyu sorar;
-Var olan her şeyi Tanrı mı yarattı?
Cesur bir öğrenci ayağa kalkar ve yanıtlar:
- Evet her şeyi Tanrı yarattı!
Profesör sorusunu yineler ve öğrenci yine "evet efendim" diye yanıtlar.
Profesör devam eder;
-Eğer her şeyi yaratan Tanrı ise ve şeytan varolduğuna göre şeytanı da Tanrı yaratmış olur ve çalışmalarımızda uyguladığımız "Kesinleştirme" prensibine göre de Tanrı şeytandır.
Öğrenci böyle bir önerme karşısında şaşırır ve yerine oturur. Profesör ise öğrencilerine bir kez daha Tanrı'nın içindeki kaderin bir efsane olduğunu kanıtlamaktan ötürü oldukça mutludur.
Bu arada bir öğrenci ayağa kalkar ve;
- Bir soru sorabilir miyim profesör? der.
Profesör de sorabileceğini söyler.
Öğrenci ayağa kalkar ve;
-"Soğuk var mıdır"? diye sorar.
Profesör;
- Nasıl bir soru bu böyle tabi ki vardır, diye yanıtlar.
-"Sen hiç soğuktan üşümedin mi?
Öğrenci;
- Aslında fizik yasalarına göre soğuk yoktur. Yaşamda realitede biz soğuğu sıcaklığın yokluğu olarak düşünürüz. Herkes veya nesneler o enerji oradaysa veya bir şekilde enerji iletiyorsa onu deneyimler. Örneğin Absolute 0 (-460 derece F) sıcaklığın kesin yokluğudur (hiç olmadığı seviyedir). Tüm maddelerin bu seviyede reaksiyon verme özellikleri bozulur ve değişir. Soğuk yoktur o yalnızca sıcaklığın yokluğunda duyumsadıklarımızı tarif etmek için yarattığımız bir kelimedir der ve devam eder.
- Profesör karanlık var mıdır?
Profesör ;
- Tabi ki vardır.
Öğrenci yanıtlar;
- Korkarım gene yanılıyorsunuz efendim. Çünkü karanlık da yoktur.Yaşamda /realitede karanlık ışığın yokluğudur. Biz ışık üzerinde çalışabiliriz ama karanlığı çalışamayız. Gerçekte biz Newton'un prizmasını kullanarak beyaz ışığı kırar ve renklerin çeşitli dalga uzunlukları üzerinde çalışabiliriz. Ama karanlığı ölçemeyiz. Bir basit ışık ışını karanlık bir mekanı aydınlatarak karanlığı kırmış olur yani karanlığı geçersiz kılar. Siz belli bir mekanın / uzayın ne kadar karanlık olduğundan nasıl emin olursunuz? Işığın miktarını ölçersiniz! Bu doğrudur değil mi? Karanlık insanlık tarafından ışığın olmadığı yer/mekan için kullanılan bir kelimedir. Son olarak öğrenci profesöre gene sorar;
- Efendim şeytan var mıdır?
Bu kez profesör pek emin olamamakla birlikte yanıtlar;
- Tabi ki açıkladığım gibi biz onu her gün her yerde onu görürüz. Şeytan /kötülük bir kişinin başka bir kişiye her gün sergilediği insaniyetsizliğinin bir örneğidir. O dünyadaki işlenmiş tüm suçlarda şiddette yer alır. Bunların tümü şeytanın kendisinden başka bir şey de değildir der.
Öğrenci devam eder;
- Şeytan yoktur efendim. Yani o kendi başına yoktur. Şeytan basit olarak Tanrı'nın yokluğudur. O aynen karanlık ve soğukta olduğu gibi insanın tanrının yokluğunu tarif etmek üzere yarattığı bir kelimeden ibarettir. Tanrı şeytanı yaratmadı. Şeytan / kötülük insanın tanrısal sevgiyi yüreğinde duyumsamadığı zaman deneyimlediklerinin bir sonucudur. O aynen sıcaklığın olmadığı yere gelen soğuk ya da ışığın olmadığı yere gelen karanlık gibidir. Profesör yerine oturur.
Genç öğrencinin adı ALBERT EİNSTEİN'dır.
(alıntıdır)
...

SANAT

''Sanat, ani nöbetlerle olgunlaşır ve aradaki çirkinlik evreleri gereklidir.''
JULİA CAMERON
...

25 Ekim 2009 Pazar

SARI ÇİÇEK

Sokrates; ‘kırlardaki ağaçlar bana bir şey öğretemez’ diyerek, insanlarla sürekli diyalog halinde olmuştur ve insan ruhunda uyku halinde bulunan düşünceleri karşılıklı konuşma yoluyla doğurtmaya çalışmıştır.
Bu sanatına da, annesinin ebeliğini anmak için, doğum yardımcılığı, ebelik adını vermiştir. Ortalıkta çarşıda pazarda dolaşır ve karşısına çıkanlarla konuşmaya çalışırmış. Bunu da, insanları, hayatlarının anlam ve amaçları bakımından düşünmeleri için ve onlarda ki aydınlanma isteğini uyandırmak için yaparmış. Derdi asla kimseye bir şey öğretmek değil, tersine her konuştuğu insandan yeni bir şeyler öğrenmekmiş.
Kendimden yeni bir ben doğurtmaya çalıştığım o bol sancılı günlerde -büyük düşünür Sokrates kadar olmasa da- bana yardımcı olacak bir ebeye ihtiyacım vardı. İçimde taşıdığım -gerçek ben olan- tohumun geç de olsa bir şekilde farkına varmıştım. Gerçek benimin varlığını oldukça hissetmeye başlamıştım. Fakat yardıma ihtiyacım olduğunu düşünüyordum. O tohumun çatlaması, filizlenmesi ve yeşermesi için uygun bakımı yapacak bir bahçıvana ihtiyaç duyuyordum.
Her gün çıktığım bir saatlik yürüyüşlerde Tanrı ‘ ya yalvarıyordum: ''Tanrım, bu tohumu bilgiyle besleyip, sevgiyle sulamalıyım.''''Gerçek beni tam anlamıyla ortaya çıkarıp bu sancılardan kurtulmalıyım. Fakat kendi imkanlarım buna yetmez. Ya bana yol gösterecek kadar bilgili bir insanla ya da okuyup yolumu bulduracak bir kitapla bir yerlerde karşılaşmak için bana yardım et.'' diyordum. Hem yürüyor hem de etrafıma bakınmadan dua ediyordum. Kafamın içi hep bununla meşguldü. Baharın geldiğinin farkındaydım ama ne çiçeklere ne de yeşilliklere yüz veriyordum. Anı yaşamaktan da henüz haberim yoktu. Kendi kendime sorduğum sorulardan boğulmuştum. Tanrı‘nın yardımını beklemekten de yorulmuştum.
Penceremden dışarıyı seyrettiğim bir gün evimizin etrafının sarı kır çiçekleriyle dolmuş olduğunun farkına vardım. Çok güzeldiler. Koskocaman yağlı bir tablo asmıştı sanki Tanrı penceremin önüne. O gün yürüyüşe çıktığımda sadece çiçeklerin keyfini çıkarmaya karar verdim. Yürüdüğüm yolun bir kısmı beyaz mıcır taştı ve etrafı tamamen sarı çiçeklerle doluydu. Yolun bir sağındakilere bir solundakilere bakarak yürürken, yolun ortasında açmış olan, tek olduğu içinde pek fark edilmeyen sarı bir çiçek ilgimi çekti.
Bir anda sürüden ayrılmanın insan için de çiçek için de pek farklı bir şey olmadığını düşündüm.
Sürüden ayrılmak her canlıyı acımasızca yalnız bırakıyordu. Tam da sürüden ayrılmaya karar vermişken çelişkiye düşmüştüm. Sürüden ayrılmalı mıydım? Yoksa henüz yol yakınken sürüye geri mi dönmeliydim?
O cesur sarı çiçek zihnime kazınmışçasına yerleşmişti. Tohumu taşların arasına düşmüştü. Ve düştüğü yer yolun tam ortasıydı.
Ben burada açamam. Taşların altından yeşerip çıkamam. Çıksam bile insanlar ve araçlar üzerimden geçip beni ezerler. Ben açmaktan vazgeçtim, dememişti.
Bir çoğumuzun yaptığı gibi mızmızlık edip tohumun çürüyüp yok olmasına izin vermemişti. Doğası neyi gerektiriyorsa onu yapmıştı. İçinde ona yol gösteren bir pusula vardı sanki.
Taşlar tarafından ezilmişti ama kırılmamıştı. Sadece eğilmişti, boyun eğip vazgeçmemiş ve yeryüzüne çıkış yolunu bulmuştu. Evrene kendini bütün güzelliğiyle sunmuştu.
Ve ben kocaman bir insan olarak o küçücük sarı çiçekten utanmıştım. Yerin dibinde bile olsam o sarı çiçek gibi tohumu çiçeğe dönüştürme sırası bendeydi. Kendime engel olarak gördüğüm her şeyi yenecektim. Boyun eğmeden eğilecek, kırılmadan esneyecek ve istediğim yöne bükülecektim. Hiçbir şeyin beni incitmesine, yolumdan alıkoymasına izin vermeyecek ve gülüp geçecektim. En önemlisi de kendi içimde ki pusulayı keşfedecektim. Ve o bana doğru yolu gösterecekti.
Benim Tanrı‘dan istediğim yol gösterici, dinlemekte tereddüt ettiğim içimdeki sesti. Tanrı bana bunu anlatmak için o sarı çiçeği kullanmıştı... İçimdeki gücü bana bu yolla hissettirmişti.
O sarı çiçek benim bu yoldaki ilk öğretmenim oldu.
Başkalarının bana el uzatıp benim için bir şeyler yapmasını beklemektense, içimden bana uzanan eli sıkıca tutup onunla birlik olmayı, ihtiyacım olduğunda içime bakmayı, içimde var olanı kullanmayı, içimdeki sese güvenip ona teslim olmayı öğretti bana.
Sokrates, kırlardaki ağaçların ona bir şeyler öğretemeyeceği kadar büyük bir filozoftu.
Ama yola yeni çıkmış birisi için evrenin büyük küçük her bir parçası öğretmendir.
Yeter ki görmek ve öğrenmek için bakalım.
Bize okuma-yazmayı öğretirlerken içimizi de okumayı ve içimizden gelen sesi de dinlemeyi öğretseydiler ne güzel olurdu hayat değil mi?
...

UYANIŞ

Uyanışın Üç Evresi
1 – Siz bir kurbansınız.
Hemen hemen hepimiz güçsüz olduğumuz duygusuyla dünyaya geliriz. Çoğumuz da bu duyguyu taşımaya devam eder. Dünyanın bizim dışımızda döndüğünü düşünürüz: hükümet, komşular, toplum, kötü insanlar… Hiçbir etkimizin olmadığını hissederiz. Bizler dünyanın geri kalanının amacının bir etkisiyizdir. Yakınırız, şikayet ederiz, protesto ederiz ve bizden sorumlu olanlarla mücadele etmek için gruplar oluştururuz. Hayat genelde, bazı istisnalar hariç berbattır.
2 – İdareyi ele alıyorsunuz.
Bir an gelir, The Secret gibi insanın hayatını değiştiren bir fim seyredersiniz, ya da Çekim Yasası gibi bir kitap okursunuz ve kendi gücünüzün farkına varırsınız. Amaç edinmenin gücünü fark edersiniz. İstediğiniz şeyi gözünüzde canlandırmak, harekete geçmek ve ona ulaşmak için gereken güce sahip olduğunuzu görürsünüz. Mucizelerle karşılaşmaya başlarsınız. Bazen çok iyi sonuçlar elde edersiniz. Hayat, genel olarak gayet güzel görünmeye başlar.
3 – Uyanıyorsunuz.
İkinci evreyi geçtikten sonra, amaçlarınızın kısıtlamalarınız olduğunu fark etmeye başlarsınız. Yeni bulduğunuz güç ile, hala her şeyi kontrol edemediğinizi görmeye başlarsınız. Daha yüce bir güce teslim olduğunuz zaman, mucizelerin gerçekleştiğini fark etmeye başlarsınız. Serbest bırakmaya ve güvenmeye başlarsınız. An be an Tanrı ile olan bağlantınızın farkındalığını deneyimlemeye başlarsınız. İlham size geldiğinde onu fark etmeyi ve ona göre hareket etmeyi öğrenirsiniz. Seçim yapabileceğinizi ama yaşamınızı kontrol edemeyeceğinizi anlarsınız. Yapabileceğiniz en harika şeyin her anı kabul etmek olduğunu fark edersiniz. Bu aşamada, mucizeler olur ve her seferinde sizi şaşkına çevirir. Genelde sürekli bir şaşkınlık, hayret ve şükran duygusu yaşarsınız.
Joe Vitale
...

24 Ekim 2009 Cumartesi

BİLGE'CE

''Büyüklük; parada mı, pulda mı, sarayda mı, okulda mı?
Yoksa kendini bilen kulda mı.''
...

sonbahar

mevsim olsaydım sonbahar olurdum...
gözlerim yağmur yağmur gri puslu gökyüzü...
sensiz kalan tenim kuruyan yapraklar gibi sararmış solmuş...
aşksız kalan kalbim sonbahar rüzgarıyla savrulmuş...
kırılgan ruhum yeni bir aşka kanatlanmaya hazır göçmen bir kuş...
sonbaharda başlardı aşk masallarım...
bir varmış...bir yokmuş...bir çokmuş...
sonbaharda biterdi...
hiç yokmuş...
...

23 Ekim 2009 Cuma

HAYAT GÜZELDİR

Her sabah uyanır uyanmaz, evimin balkonuna çıkıp denizin, gökyüzünün ve yeşilin her tonunun o doyumsuz enerjilerini bedenime çekip hayatı kutsarım ve sonsuz minnettarlığımı sunarım.
İlk nefesimi yaradanın beni sevdiğini, değer verdiğini ve koruduğunu düşünerek alırım ve O’nun kadar koşulsuz ve sonsuz sevebilmeyi dileyerek veririm.
Sevginin en büyük şifa kaynağım olduğunu düşünürüm. Sevgi ile dolan kalbimin bütün hücrelerime sevgi enerjisini pompaladığını, bedenimi temizlediğini, ve beslediğini hayal ederim. Bu benim güne büyük bir rahatlık ve huzurla, pozitif bir başlangıç yapmamı sağlar.
Bir nefeste yaradanın ben ondan uzak yaşadığım zamanlarda ve egomun bana verdiği mızmızlıkla harcadığım günler için beni nasıl da defalarca affettiğini ve bağışladığını düşünerek alırım. Ve O’nun kadar affedici ve bağışlayıcı olabilmeyi dileyerek veririm.
Yıllarca insanları yargılamanın zihnimde oluşturduğu esaretten ve yükten sonsuza kadar özgürleştiğimi hayal ederim. Bu beni o kadar hafifletir ki kanatlanıp uçabileceğimi sanırım.
İyi ve yeni istediğim ne varsa hayatıma çekercesine derin bir nefes daha alırım. Bütün eski düşünceleri, geçmişin anlamsız acılarını ve artık bana hizmet etmeyen her şeyi salıverdiğimi ve havada uçuşup gittiklerini hayal ederek veririm nefesimi.
Ruhumu ve bedenimi geçmişin ağır yükünden kurtarıp yenilendiğimi, arındığımı hissederim.
Yaradana kızlarımı bana verdiği için minnettarlığımı sunarım. Onların hem benim dünyamda hem de yeryüzünde cenneti yaratmak için var olduklarına inanırım. Ve bunun farkında olduğum için sevinçle dolarım.
Her yaştaki her kadının aradığı hayal ürünü zannedilen ve benim aramadan bulduğum, onu tanıdığım ilk günden beri yaradanın bir armağanı olarak kabul ettiğim beyaz atlı prensim için bir kez daha şükrederim (henüz bulmuş değilim ama olsun, bu kadar güzelliği veren bir gün onu da verecektir nasılsa, belki de sıra ona gelmiştir.)
Baktığımı gördüğüm, gördüğümü anladığım, anladığımı bildiğim ve bildiğimi idrak edebildiğim için kendimi şanslı sayarım.
Ve sonra rutin duamı ederim.
Tanrı’m ben bugün hayatın bana vereceği bütün güzelliklere, bütün hediyelere, bütün pozitifliklere, bütün bolluk ve berekete kalbimi açıyorum. Ve bunları bana bollukla sunduğun için sana minnettarım.
Bunların farkına vardığımdan beri, hayatımda farklar yaratan, hayatımı istediğim seviyeye getiren, kullandığınızda sizin de hayatınızda büyük farklar yaratacak olan –hayatın üç şifresi diyorum ben onlara- yaradanın bize sunduğu üç sihirli anahtarı sizlerin de kullanmanızı diliyorum.
Gönülden sevmek..
Affetmek..
Şükretmek..
Gönülden seven için, affetmeyi ve şükretmeyi bilen için hayat gerçekten güzeldir..
Gönülden sevgilerimle...
...

19 Ekim 2009 Pazartesi

BİLGE'CE

''Mutluluk; küçük farkındalıkları kendi içimizde büyütebilmektir.''
...

CENET AN'DA SAKLI

Yaşam bizi sürekli bir yerlere koşturur ve zamanla yarıştırır. Ve bizi öyle bir hale getirir ki bakarız ama görmeyiz. Duyarız ama anlamayız.
Bir çok güzelliğin üzerine basar geçeriz.
Yaşadığımızı anlamadan yaşar göçeriz.
Kuşlar cıvıltılarıyla, ağaçlar sağa sola eğilerek selamlar bizi, rüzgar yavaşça okşar yanağımızı, bulutlar bütün heybetiyle şekilden şekile girerler ama aklımız başka yerdedir ya da başka zamanda; farkına varmayız.
İki küçük çocuk doyasıya oynuyorlardır sokakta, gözlerimizin içine bakarlar, küçücük bir gülümseme beklerler ama aklımız başka yerdedir ya da başka zamanda suratımızı asar geçeriz.
İki sevgilinin gözleri kilitlenmiştir birbirlerine, aşkın zamansız ve mekansızlığında eriyip gidiyorlardır. Ama aklımız başka yerdedir ya da başka zamanda kalbimize dolduramayız o güzel enerjiyi.
İki yaşlı karı koca parkta oturmuşlar torunlarının ne kadar akıllı olduğunu konuşuyorlardır. Gözlerinin içi parlıyordur her ikisinin de keyiften ama aklımız başka yerdedir ya da başka zamanda öylesine geçer gideriz yanlarından.
Bir baba göğsüne yasladığı kızının başını okşuyordur otobüste ama aklımız başka yerdedir ya da başka zamanda o saf sevgiden alamayız nasibimizi.
Oysa ki iki kişi kavga etse hemen ilgimizi çeker, kim olduklarını görmek, ne dediklerini duymak isteriz.Yolda bir kaza olmuş olsa o feci manzarayı görmek ve kaç kişiye ne olduğunu öğrenmek için dikkat kesiliriz.
Kötü şeyler olduğu zaman anda yaşamayı becerebiliriz de neden iyi şeyler bizi anın içine çekemez.
Bize pozitif enerji verecek şeyleri es geçeriz de neden negatif ne bulursak içimize içimize çekeriz.
Bir kral bir bilgeye ‘lütfen bana söyler misin benim hayatımda ki en önemli zaman, en önemli kişi ve en önemli iş ne olmalıdır bilmek istiyorum’ demiş.
‘En önemli zaman içinde bulunduğun andır. En önemli kişi o anda yanında olan kişidir. En önemli iş ise o anda, o kişiye yapabileceğin bir yardım varsa onu yapabilmektir.’ demiş bilge.
Bilgenin de anlatmak istediği gibi evrenin bize sunduğu fırsatlar an'da gizli.
Bazen birisine gülümsemek bile, o an ona ihtiyacı olan kişiye yapılmış büyük bir yardımdır.
En önemli kişi çocuklarımız, en önemli zamanımız bir çocukla gözgöze geldiğimiz an ve en önemli işimiz onlara gülümsemek olsun.
Gülümsemenin tohumlarını çocuklarımız yoluyla bu dünyaya saçalım. Cennet çocuklarımızın kalplerinde saklı.
Cennetimiz an'da saklı.
...

DÜŞLER ÜLKESİ

Bir ülke diliyorum,
Adı dünya,
Yer barış, gök sevgi,
Dili insan, dini insan,
Irkı insan, milleti insan,
Adı Abraham da olsa İbrahim de olsa
Soyadı insan...
...

18 Ekim 2009 Pazar

çocukça çekicilik

bunu yazmadan geçemeyeceğim..
o akşam toplu fotoğraflar çekildik onlarda..
bu fotoğrafı çekilmeden önce, en son umutege'yle ikimizi çekin bir tane de dedim..
sıkılmıştı sanırım poz vermekten ve döndü bana off hala ya sen de amma çekiciymişsin dedi..
ne derler çocuktan al haberi..
evet halacım.. çekiciyim.. senin gibi..
ışığımız ve sevgimiz hep böyle bol olsun..
insanı çekici yapan tek güç yüreğindeki sevginin ve ordan yansıyan gözlerindeki ve yüzündeki ışığın bolluğudur..
çekici olmak istiyorsan;
SEV KARDEŞİM..
önce KENDİNİ SEV AŞKLA..
sonra VAROLAN HERŞEYİ..
...

BEN ve ONLAR

Neden çoğu insan kendi hayatını daha iyi yönetmektense çevresindeki insanları yönetmeye sevdalanır anlamıyorum.
Bu insanlar enerjilerini kendi hayatlarından çok başkalarının hayatlarını düzene sokmak için harcarlar. Ama ne kendi hayatlarında ne de başkalarının hayatlarında istedikleri hakimiyeti kuramazlar. Kendilerini ve çevresindekileri anlamsızca yorarlar.
Sen önce kendi hayatını kaos ve karmaşadan bir kurtar bakalım. Hayattan istediklerinin bir kısmını elde et bakalım. Küçücük de olsa bir mucize yarat bakalım. Ondan sonra biz seni zaten örnek alırız. Bunun da bir bildiği var, deyip akıl danışırız.
Bu tip insanlar kendilerini hiç eksiksiz yaratılmış sanırlar. Dört dörtlüktür onlar. Her konuda her şeyin en iyisini bildiklerini zannederler.Ama ne acıdır ki kendilerini bilmezler. Bu dünyaya ne kadar geldiyseler o kadar giderler. Hiç gelişmezler ve değişmezler.On yıl görmemiş dahi olsanız, o hala on yıl önceki kişidir bunu bilirsiniz. Yeni olan herşeye karşı çıkmak en birinci vazifeleridir. En sevmedikleri kişiler de sürekli değişmekten ve gelişmekten korkmayan, cesur kişilerdir.Her fırsatta onları -elalem ne der diye korkutup- aşağıya çekmeye çalışırlar. Çünkü kendileri korkaktır. Dışarıdan kendilerine bakacak cesaretleri yoktur. Bakıp görseler de değişebilecek kadar güçlü değillerdir. Hep gözleri ve akılları başkalarında olduğundan kendi iç dünyaları oluşmamıştır. İçlerindeki iyi kötüye yenilmiştir. Kendisi gibi çoğunluğun sınırlarını çizdiği ve içinde hapsolduğu çemberden çıkamazlar. Zihinlerini esaretten kurtaramazlar.
Bu yazdıklarımdan böyle kişileri düşman ilan ettiğimi düşünmeyin sakın. Onlara çok büyük bir minnettarlığım var. Çocukluğumdan beri onlara bakarak şekillendirdim kendimi.
Yalancıydılar, dürüst oldum.
Başkalarıyla uğraşıyorlardı, kendimle uğraştım.
Başkalarının sahip olduğu şeyleri kıskanıyorlardı, ben sahip olduklarım için şükrettim ve onların keyfini çıkardım.
Burunları kaf dağındaydı, ben alçakgönüllü oldum.
Maddeye düşkündüler, ben maneviyata düşkün oldum.
İnsanların cüzdanlarına bakıp değer biçiyorlardı, ben gönüllerine baktım.
Eski eşyalarını kimse alıp kullanmasın diye yakıyorlardı, ben ihtiyacı olanlara verdim.
Yardım isteyenlere yüz çeviriyorlardı, ben elimden geldiği kadar yardımsever oldum.
Çok hakkımı yediler, adaletli bir insan oldum.
Bu liste uzar gider. Anlatmak istediğimi anlamışsınızdır zaten.
Ben her gece, bugüne kadar hayatıma giren böyle kişileri, bana yaptıklarından dolayı affediyorum ve onlara teşekkür etmeden uyumuyorum.
Eskiden, Tanrı' m böyle insanları neden yaratıyorsun, kime ne faydası var ki derdim.Şimdi, Tanrı' nın bir bildiği varmış diyorum.
Buradan onların hepsini ve sizi kucak dolusu sevgiyle selamlıyorum.
...

sığınma

sana değil..
gökyüzüne haykırdım özlemimi...
yıldızlar geldi saçların oldu...
ay geldi yüzün ...
rüzgar ılgıt ılgıt sesin...
melekler kokun...
tanrı ellerin oldu...
sığındım...
özlemim son buldu...
...

17 Ekim 2009 Cumartesi

YAŞAM AMACIMIZ

Yaşam amacımızı bulmadan önce içi boş bir kovaya benzeriz.
İçimizi neyle doldurursak dolduralım hep bir şeylerin eksikliğini hissederiz.Ve hayatta hep bir şeyleri ıskalıyormuş duygusuna kapılırız.
İçi boş kova, bir çok kez, bir çok iş için kullanılır tarafımızdan. İnsan, bir süre işe yaradığını düşünür,eğlenir,mutlu olur ama hala kendini eksik hisseder. Olması gerekeni kavrayamaz ama vazgeçmez küçük işlerden. Çözümün vazgeçmekte değil aramakta olduğunu bilir. Birgün suyla buluşur kova. Ve birden kafasında bir şimşek çakar. Hiç yaşamadığı hazları yaşar. Öbür yarısını bulmuştur sanki. Bütün yaptıkları sönük kalmıştır su taşımanın yanında.
Artık ne için yaratıldığını anlamıştır.
Onun yaşam amacı su taşımaktır.
Su ile birleşmektir.
Tamamlanmaktır.
Su ile ilahi aşkı yaşamaktır. Kova ruhunun ne aradığını biliyordur artık.
Birlik duygusu, ruhunu ve bilincini kilitli kaldığı karanlık odadan kurtarmıştır.
Ancak Tanrı ile birlik bizim ruhumuzun açlığını giderir ve içimizdeki boşluğu doldurur.
Çünkü O'nunla yaradılıştan itibaren varolan bağımızı bulmak ve güçlendirmek için yaratıldık.
Eğer Tanrı'yı kendimizden uzak tutarsak içimizdeki boşluğu başka şeylerle doldurmaya çalışırız.
Boş yere tükenir ve tüketiriz.
Oysaki biz Tanrı'ya doğru bir adım gidersek, o bize koşa koşa gelecektir.
Bire on verecektir. En kısa zamanda yaşam amacımızı bulmak,
Tanrı'yı bilmek ve ilahi aşkın frekanslarından oluşmuş hayal, düşünce ve davranışlarla yaşamak dileğiyle...
...

son dem

ömrünün son deminde...
rastgele kulağına çalınmış...
nihavent bir şarkıyım ben...
yaşadıkça dinlemek istediğin...
her bir notasını yüreğine işlediğin...
öksüz kalmış ruhunu beslediğin...
dilinden düşürmediğin...
vazgeçemediğin...
...

HAKKIMDA...SÖYLEŞİ

ÜYESİ OLDUĞUM http://www.edebiyatdefteri.com/ adlı sitede BY MESELCİ tarafından benimle yapılan ve 26 MART 2009 TARİHİNDE GÜNÜN YAZISI SEÇİLEN SÖYLEŞİDİR...
BİLGEPERİ:RUHUNU SEVEN VE RUHUNU DUYAN PERİ... Biliyorsunuz, edebiyata gönül veren seçkin dostlarla şiir ve edebiyat üzerine röportajlar yapıyorum. Konuğum sen oldun...kişiliğiniz ve edebi duruşunuz yetti alizatınızla söyleşi gerçekleştirmeye...izninizle, şu soruları şahsınıza sorarak sohbetimize başlamak istiyorum:
MESELCİ : Bilgeperi’yi tanıyabilir miyiz birçok cümleyle?
Bilgeperi : 28.12.1968 İstanbul doğumluyum. Orta asya Oğuz Türkleri’ ndeniz. Fatih Sultan Mehmet 1453 yılında İstanbul’u aldığında dedelerimizi ordan getirip İstanbul’a yerleştirmiş. Mekanı cennet olsun, yer vermiş, yurt vermiş, toprak vermiş. O gün bugündür, kuşaklar boyu İstanbul’da yaşıyoruz. Bu yüzden midir bilmem ama İstanbul’u çok seviyorum. Büyüğü 20 yaşında, küçüğü 5 yaşında iki kızım var. Halkla İlişkiler mezunuyum. Okumayı ve yazmayı çok seviyorum. Kendimi çok seviyorum. Yaşam kafama vura vura öğretti bana bunu sağolsun. Bilge gibi, insana, yaşama ve doğaya, geniş bir pencereden ve derinlemesine bakıp, bulduğum güzelliklerden bir peri gibi ilham alıp, keyif alıp, yaşamı kendi gerçeğime göre anlamlandırıp yaşamayı amaç edinmiş biriyim...
MESELCİ : Şuanki ruh haliniz nasıl?
Bilgeperi : Ruhunu seven, ruhunu duyan, ruhunu kendine rehber etmiş biri olarak çok güzel. Yaşamın ruhsal bir yolculuk olduğunun farkına vardığımdan beri ruhumu gereksiz yüklerden kurtarıp, arındırmaya, sadeleştirmeye ve geliştirmeye çalışıyorum. Başladığım noktadan şu an geldiğim noktaya kadar çok yol katettim. Bu yolda yürüdükçe de gittikçe güçleniyor ruh halim. Ruhumu seviyorum, ruhumu koruyorum. Günlük yaşamın getirdiği sorunlar ruhuma asla dokunamaz. Şunu çok iyi biliyorum ki mevlam ne eylerse güzel eyler.
MESELCİ : Edebi türler içinde en çok hangisini okursunuz, neden?
Bilgeperi : Anlamlı ve duygulu şiirleri seviyorum. İçeriği derin ve sayfalar dolusu anlam barındıran kısa şiirlere bayılırım. Gelişimi destekleyen, bilgi ve sevgi içerikli kitapları ve bu konularda ki yazıları çok okurum. Gelişmek için ve herşeye rağmen sevebilmeyi, koşulsuz sevebilmeyi öğrenebilmek için yaratıldığımıza inanırım. Bu inancımı destekleyen kitapları, yayınları ve siteleri takip ederim. Bireysel gelişimi amaç edinmiş kişilere yönelik, bu konunun uzmanları tarafından hazırlanmış bir sitede de yazarlık yapıyorum ayrıca.
MESELCİ : Şiir okumak mı kolay, yoksa duyguları kaleme almak mı zor?
Bilgeperi : Ruhuma hitap eden şiirleri okumak elbette çok kolay ve çok keyifli. Hitap etmiyorsa sonunu getiremem. Benim gibi kendi içseline odaklı biri olarak duyguları kaleme almak çok kolay. Kendi içimi okuyup kaleme almak rahatlatır beni. Bir çok duygusal ve ruhsal tıkanıklığımı bu şekilde çözerim.
MESELCİ : Türkiye’deki insanlar iyi bir okuyucu mu sizce?
Bilgeperi : Bilinçli okuyucularda var elbette. Ama bilinçli de olsa bilinçsiz de olsa herkes ihtiyacı olanı bir şekilde kendine çekiyor ve okuyor.
MESELCİ : Bir gününüz nasıl geçiyor,edebiyatla uğraşan insanların farklı bir yaşam alanı mı var gerçekten?
Bilgeperi : Günüm okuyarak başlar ve okuyarak biter. Günlük işlerle uğraşırken yazacağım yazı kafamın içinde dolaşmaya başlar, bir kaç gün beslenir, büyür ve birden akıp gider. Şiirlerimi kendimi ve duygularımı dinlemeye yoğunlaşmışken ya da duygusal etki almışsam okuduğum bir yazı veya şiirden o anda yazarım. Edebiyatla uğraşanları bilemem ama benim gibi kendisiyle uğraşanlar, gereksiz kalabalıklardan arınmış, kendisini yaşayabilecekleri sade ve doğal bir alan yaratıyorlar sanırım kendilerine.
MESELCİ : Sevdiğiniz(yapmaktan hoşlandığınız) beş eylem desem?
Bilgeperi:
1- Sevmek...Yaradandan ötürü yaradılanı sevmek... 2-Okumak ve yazmak... 3-Sahilde yürüyüş... 4-Gökyüzünü, kuşları ve yağmuru seyrederek kahve keyfi yapmak... 5-Büyük kızımla gençliğimi, küçük kızımla çocukluğumu yeniden keşfedip yaşamak...
MESELCİ : Aşağıdaki kavramlar sizin için neleri ifade etmekteler?
Bilgeperi:
Peri : Benim kendi yüklediğim anlam, ruhu, doğayı ve doğaüstünü seven...
Yalnızlık : Çok severim. Kendini ve ruhunu yaşayabilmektir bende ki ilk anlamı...
Gözler : Ruhun aynası. Görmesini bilene gözler çok şey anlatır...Siz gözleri şiirler dolusu anlattınız, söylenebilecek her şeyi söylediniz nerdeyse. Bize söyleyecek pek söz kalmadı bu konuda...
Para : Yaşamak için araç ve gereç. Yeteri kadar mutlaka olmalı. Az ise isyan etmemeli, çok ise şımarmamalı.
Mavi : Gökyüzü kadar sonsuzluğu ve okyanus kadar enginliği arayanların ve bulanların rengi. Huzurun rengi. Benim de rengim. dostluk? Az ve öz olanı gerekli.
MESELCİ : Değerli vakitlerinizi bizimle,edebiyatdefteriyle paylaştığınız için sonsuz teşekkürler ederim sevgili bilgeperi...
Bilgeperi : Değer ve emek verip, zaman harcayıp, güzel paylaşımlarla bizi bize anlattığın için ben teşekkür ederim sevgili meselci. Röportajlarının devamını dilerim. Zaman harcayıp okuyacak ve yorumlayacak dostlara şimdiden teşekkürler ve sevgiler...
MESELCİ 25 MART 2009
...

istersen

yağmur yağmur dökülürüm...
saçlarına...dudaklarına..ellerine...
düşerim en derinlerine...
serpilirim kocaman yüreğine...
yokluğunda soğuyup...
buza dönüşeceğimi düşünme...
içimde ki yangın öylesine büyür ki...
buharlaşabilirim...
ve çokluğunda sağanak sağanak yağarım üzerine...
...

GERÇEK ÖZGÜRLÜK

Yıllarca özgürlüğü kovaladım durdum kendimce. Her defasında elimi uzatıp tutabilecekken herhangi bir sebepten dolayı uçup gittiğini düşündüm bir kuş misali. Sonunda, benim hayalini kurduğum özgürlüğün bir yanılsama olduğunun ve gerçek özgürlüğün kendi içimde olduğunun farkına vardım.
Gerçek özgürlük; insanın kendisi gibi olabilmesidir.
Kendi gerçeğini yaratabilmesidir.
Evet ve hayır sözcüklerini yerli yerinde, kimse üzülür mü kırılır mı diye düşünmeden kullanabilmesidir.
Çıkar hesapları yapmadan, kazanacaklarını ve kaybedeceklerini düşünmeden ''ben buyum'' diyebilmesidir.
Ortak bilincin ağına düşmeden kendi yolunu çizebilmesidir.
En önemlisi de, ''elalem ne der'' sözünü sonsuza kadar hayatından silebilmesidir.
Ve bunları yapabilecek güce ve cesarete sahip olabilmesidir.
Ey özgürlük, ne mutlu bana ki avuçlarımdasın artık.
...

16 Ekim 2009 Cuma

DUYDUK DUYMADIK DEMEYİN

Buna bir son vermeyi seçiyorum..
Bin verip bir istiyorum ve duymuyorlar beni..
Buna son veriyorum.. Duyulmayı seçiyorum..
Duyulmama oyunundan duyulma oyununa geçiyorum..
Var olan her şeyi duymayı, beni duyabilecek kadar açık yürekli olanlarla olmayı seçiyorum..
Gözlerimi gökyüzüne dikmiş bunları sayıklarken bir öbek beyaz kuş geçiyor kanat çırparak. Bembeyazlar hem de, nasıl da güzeller..
Kanatlarıyla adımlıyorlar, kanatlıyorlar gökyüzünü.
İkinci tur uçuşlarında ,pamuk bir yüzde iki alaca göz gibi, iki tane de alaca kuş katılmış aralarına. Sanki hepsi beyaz, hepsi alacaymış gibi, hepsi sözleşmiş gibi birliği ve bütünlüğü yansıtıyorlar. Gökyüzünde onlara bahşedilmiş yaşamın keyfini çıkarıyorlar.
Sanmayın ki birinin keyfi bir diğerinden az.
Hepsinde aynı coşku, hepsinde aynı haz.
İmreniyorum kuşlara, birbirlerini duymayan hissetmeyen insanlık için hayıflanıyorum..
Benim ağacım boş bugün. Kuşlarım gelmemiş. Yaradan’ın hakkı üçtür, benim hakkıma düşen üç kuşum gelmemiş henüz bu sabah. Kuşu an kendini hazırla, kuşlarımın ikisi geldi. Onlar duyuyorlar beni, şükürler olsun ki duyuyorlar. Avaz avaz bağırmam gerekmiyor. Düşünmem yetiyor ve hemen karşılığını verip penceremin önündeki çam ağacında alıyorlar yerlerini. Birinin ağzında yem gibi bir şey var. Henüz ötmediler. Aç kuş ötmez elbette..
Çam ağacım da çok güzel, diriliğiyle diriltiyor beni her baktığımda. Kokusunu harmanladığı havayı penceremden içeri sunup derin derin, nefes nefes akıtıp içime şifalandırıyor beni. Ona her baktığımda masmavi gökyüzüne asılmış, doğal ve yemyeşil bir aksesuar görüyorum. Penceremin önünü süslediği ve beni şifalandırdığı gibi, doğayı da bütün varlığı ile süsleyip şifalandırıyor.
Yerden göğe uzanıp, toprak ana ile gök babayı birbirine bağlıyor.
Kuşlarım ötmeye başladı. Ağacıma gelip ötmeye başladıklarında ben de onlara sesli öpücükler gönderiyorum. Ben onları duyuyorum ve hissediyorum onlar da beni. Ben onlara karşılık veriyorum onlar da bana.
Evrensel bir dil var aramızda, sözcüklerden öte hislerden oluşan, kendi doğallığında su gibi akıveren bir dil.
Yürek dili, özün dili..
Ve Farid Farjad konuşturuyor kemanını, lap topumdan çıkmış da salonumda bana keman dinletisi sunuyormuş gibi canlı ve her zamanki gibi derinden etkiliyor beni bu gerçek müzisyen. Ağlatıyor, inletiyor kemanını ve özüme kadar ulaştırıyor muhteşem müziğini.
Mest ediyor.
Ruhumu besliyor.
Müzikle yıkıyor içimi.
Kanımda keman ve piyano sesleri dolaşıyor, kanıma karışıyor.
Bütün hücrelerime dokunup titretiyor müzik.
Onsekiz bin alemin kapılarını zorluyor içimde.
Her bir nota başka bir alemin anahtarı. En kuytu ve en karanlık olandan en nurlu ve en aydınlık olana kadar tek tek bütün kapıları zorluyor notalar. Bir aşağı bir yukarı salınıp duruyorlar iç alemlerimde. Duyurmaya çalışıyorlar seslerini, duyan kapıyı açıyor. Siyahtan beyaza bütün benlerim tutunup notasına müzikle akıyor. Notalar kanat oluyor benlerime, kuşlar gibi, kuşlarım gibi öbek öbek, siyah, beyaz, alaca, renk renk, göğ(s)ümdeki mavi karanlıklarda nota nota, kanat kanat adımlıyorlar, süzülüyorlar içimde .
Kanatlıyorlar alemi. Kanatmıyor içimi müzik.
Arş-ı ala’ya kanatlandırıyor..
Alaca kuşlar gibi karışıyorum kuş öbeğine. Süzülüyorum gökyüzünün göbeğine..
İnsanlar hiç duyamazlar artık beni. Kendilerini bile duymuyorlar ki beni nasıl duysunlar..
Duyduk duymadık demeyin, kuşlarım duyuyorlar beni..
Kuşlarım uyuyorlar bana, ben uyuyorum onlara..
Ve alabildiğine ötüyorlar şimdi..
Ve alabildiğine coşuyor keman..
Ve alabildiğine güzel bir an..
Ben ve tüm var olan..
Sonsuz ve lamekan...
...

yap-boz

’hayatın kendisi bir yap-boz oyunu..
defalarca yaptım bozdum tekrar yaptım tekrar bozdum..
ezberledim artık hayat denen bu oyunu ve yeniden yapmak çok kolay..
parçalanıp darmadağın olduktan sonra parçalarıma sahip çıkabilmem önemli olan..
parçalarım elimdeyse usul usul, uslu uslu birleştirip yeniden yaparım nasılsa..
korkan kendinden korkar ve ben korkmuyorum bundan sonrasından..
ustalaştıkça sonrası hep daha iyi oldu çünkü..
sonranın içinde hazır bekleyen daha usta, daha üstad bir ben var..
ve sonsuza dek hep varolacak..’
...

yeter ki

bırakıp gittin beni...
içimde ki sen ile...
içinde ki beni unutturmasın sana hiç kimse ...
sakla yüreğindeki küçücük bir kuytuya...
çok da bir şey istemez hani...
sadece sevginle besle...
yeter ki götür her gittiğin yere...
...

14 Ekim 2009 Çarşamba

benim pencerem

hayata nerden bakarsak o tarafını görüyoruz ve hayat sadece o tarafını sunuyor biz insanlara..
ben uzunca bir zaman bulanık ve karışık tarafından baktıktan ve bunlara doyduktan sonra, beklediğim güzellikleri de bir türlü göremeyince, hayatın duru ve huzurlu yanını gören bir oda ayırtıp onun penceresinden bakmayı seçtim..
sadece bir seçimden ibaret aslında.. gerisini hayat hallediyor zaten..
ardımda bıraktığım bulanık ve karışık tarafa bakmayı seçenler ve bunu sevenler içinse yapabileceğim hiç bir şey yok..
kendi doyumlarına ulaşmadan hiç kimse huzurun ve duruluğun penceresinden bakmaya ikna edilemiyor..
onlar için yapabileceğim tek şey doyum noktalarına ulaşmalarına izin vermek..
onlara izin verip, yaşamı elden kaçırmadan kendi duruluğumla yaşamak..
onlarla bulanık ve önü görünmeyen tarafa bakan bir odada yaşamaktansa,
yalnız ve duru,
sonumu hatta sonsuzluğumu görebileceğim bir odadan yaşama b/akmak..
benim yaptığım sadece bu..
bir seçim kadar herkese yakın aslında..
duru ve huzur dedi bir dost..
can damarıma, ruhuma dokundu ve böyle oldu..
’hakettiğiniz güzellikleri gören, duruluğun ve huzurun bolca ikramında kusur edilmeyen bir oda ayırtırsınız artık bir dostun bu kadar ahkamından sonra’..
diyorum ben de ona..
ve size..
...

10 Ekim 2009 Cumartesi

SEVGİ AYNASI

İnsanı insanlaştıran yegane ve büyük güç sevgidir. Hayatın yarattığı deneyimleri ve bu deneyimlerle bize sunduğu bilgiyi sevgiyle kucaklayıp özümseyebilirsek kendimizin en iyi versiyonuna dönüşüm başlar.
Sen;
Kendi gölgenin peşindesin.
Aradığın o değil kendinsin.
Karanlığın onda değil içinde.
Onun üzerine yüklemek, ben’ini
Kendi içinde aramak ise özben'ni besler.
Onun ayakizlerinin peşine düşme,
Kendi karanlık dehlizlerinin içine düş.
Unutma ki sen gerçeksin,
O bir düş aynası.
Aynayı kırmak için değil,
Kendini görmek için sen yarattın.
Aynada karanlığını gördün,
Gözünü de kararttın.
İlla ki aynayı kıracaktın.
En büyük, en haklı, en mükemmel, en bilgili
Sen olacaktın.
Aynayı kırdığında buna inanacaktın.
Hem kendini hem aynayı buna inandıracaktın.
Aynayı kırıp kendini kandıracaktın.Özbenliğini benlerinle boğacaktın.
Oysa aynayı kucaklayacaktın.
Sana gösterdiği seni kendi içinde arayacaktın.
Yeter ki kendinde ara
Enin de sonun da bulacaktın.
Dışarı çıkıp ondan, bundan, şundan
Sana karanlığını yansıtmasından kurtulacaktın.
Karanlığına bir ışık daha yakacaktın.
Bir nefret tohumunu söküp, bir sevgi tohumu ekecektin...
Sevgiyle gözümüzü açarız yaşama. Sevgiyle uzanmaya başlarız gözümüzün görebildiğine, elimizin tutabildiğine. Bir süre sonra yaşamda nefretin de varolduğunu öğreniriz. Bir yandan sevgiyle büyümeye çalışırken, bir yandan da nefret bizi incitmek ve yaralamak için işe koyulmuştur. Bir madalyon gibidir yaşam. Bir tarafı yaşama sevgiyle akanları, bir tarafı da yaşama nefretle bakanları temsil eder.Çocuksu ve saf sevgimizle uzandıkça madalyona, nefret kendini bazen fiziksel bazen de duygusal şiddet olarak gösterir. Nefretle tanışmamız, sevgiyi kendi içimize hapsetmemize ve yaşama sunmamıza engel olur. Büyüdüğümüz ortamın beklentileri, şartlanmışlıkları, inançları, kuralları derinlerimizde yaralar aça aça kalıplar oluşturur. Zamanla kalıplar duvarlara dönüşür. Sevgi bu duvarların arasında sıkışıp kalır. Nefreti besledikçe duvarlar daha da kalınlaşır. Öyle bir hale gelir ki kendimize verecek olduğumuz sevgiye bile duvarlar yüzünden erişemez oluruz. Aynalar yaratırız bize içimizde ki sevgiyi göstersin diye. Ama öyle derinlerde kalmıştır ki sevgi, nefret yaraladıkça ve incittikçe, sakladığımız yerde unutmuşuzdur sevgiyi. İçimizde ki sevginin aynada ki aksi bile bize çok yabancı ve kabul edilemez gelir. Kucaklayıp kendimize dahil edemeyiz. Duvarları yıkıp sevgiyi özgürleştirmektense, aynaları kırıp, sevgiyi duvarların arasında ki karanlık dehlizlere bir kez daha tutsak ederiz.
Sevgiye izin ver.
Sevgiden korkma.
Sevgi ile yaşam anlam kazanır.
Sevgi ile yaşamın tadına varılır.
Sevgiyle kalma sevgiyle ol.
Sevgiyle öl...
...

ELİF ŞAFAK.. AŞK ve ŞEMS-İ TEBRİZİ'NİN 40 KURALI

İşte Şemsi Tebrizi’nin Elif Şafak'ın Aşk romanında geçen 40 kuralı; Gönlü geniş ve ruhu gezgin sufi meşreplilerin kırk kuralı: 1. Kural: Yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet tanrı dendi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sen de korku ve utanç içindesin çoğunlukla. Yok, eğer, tanrı dendi mi evvela aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir. 2. Kural: Hak yolunda ilerlemek yürek işidir,akıl işi değil. Kılavuzun daima yüreğin olsun,omzun üstünde ki kafan değil. Nefsini bilenlerden ol silenlerden değil ! 3. Kural: Kur’an dört seviyede okunabilir. İlk seviye zahiri manadır. Sonra ki batıni manadır. Üçüncü batıninin batınisidir. Dördüncü seviye o kadar derindir ki kelimeler kifayetsiz kalır tarif etmeye. 4. Kural: Kainattatki her zerrede Allah’ın sıfatlarını bulabilirsin, çünkü O camide, mescitte, kilisede, havrada değil, her an her yerdedir. Allah’ı görüp yaşayan olmadığı gibi, onu görüp ölen de yoktur. Kim O’nu bulursa, sonsuza dek O’nda kalır. 5. Kural: Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. Aman sakın kendini diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği:Bırak kendini, ko gitsin; akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var! 6. Kural: Şu dünyadaki çatışma, önyargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır. Sen sen ol, kelimelere fazla takılma. Aşk konusunda dil zaten hükmünü yitirir. Aşık dilsiz olur. 7. Kural: Şu hayatta tek başına inzivada kalarak, sadece kendi sesinin yankısını duyarak, hakikati keşfedemezsin. Kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin. 8. Kural: Başına ne gelirse gelsin, karamsarlığa kapılma. Bütün kapılar kapansa bile, sonunda O sana kimsenin bilmediği gizli bir patika açar. Sen şu anda göremesen de, dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. Şükret! istediğini elde edince şükretmek kolaydır. Sufi, dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir. 9. Kural: Sabretmek, öylece durup beklemek değil, ileri görüşlü olmak demektir. Sabır nedir? Dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir. Allah aşıkları sabrı gülbeşeker gibi tatlı tatlı emer, hazmeder. Ve bilirler ki, gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir. 10. Kural: Ne yöne gidersen git, doğu,batı,kuzey ya da güney- çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır. 11. Kural: Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. Ssenden yepyeni ve taptaze bir sen zuhur edebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir. 12. Kural: Aşk bir seferdir. Bu sefere çıkan her her yolcu, istese de istemese de tepeden tırnağa değişir. Bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur. 13. Kural: Şu dünyada semadaki yıldızlardan daha fazla sayıda sahte hacı, hoca ,şeyh, şıh var. Hakiki mürşit seni kendi içine bakmaya ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye yönlendirir. Tutup da ona hayran olmaya değil. 14. Kural:Hakk’ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil seninle beraber aksın. Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını? 15. Kural: Allah, içte ve dışta her an hepimizi tamama erdirmekle meşguldür. Tek tek her birimiz tamamlanmamış birsanat eseriyiz. Yaşadığımız her hadise, atlattığımız her badire eksiklerimizi gidermek için tasarlanmıştır. Rab noksanlarımızla ayrı ayrı uğraşır çünkü beşeriyet denen eser, kusursuzluğu hedefler. 16. Kural:Kusursuzdur ya Allah, onu sevmek kolaydır. Zor olan hatasıyla sevabıyla fani insanları sevmektir. Unutma ki kişi bir şeyi ancak sevdiği ölçüde belebilir. Demek ki hakikaten kucaklamadan ötekini, Yaradan’dan ötürü yaratılanı sevmeden, ne layıkıyla bilebilir , ne layıkıyla sevebilirsin. 17. Kural: Esas kirlilik dışta değil içte, kisvede değil kalpte olur. Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir. 18. Kural: Tüm kainat olanca katmanları ve karmaşasıyla insanın içinde gizlenmiştir. Şeytan, dışımızda bizi ayartmayı bekleyen korkunç bir mahluk değil bizzat içimizde bir sestir. Şeytanı kendinde ara, dışında, başkalarında değil ve unutma ki nefsini bilen Rabb’ini bilir. Başkalarıyla değil sadece kendiyle uğraşan insan sonunda mükafat olarak Yaradan’ı tanır. 19. Kural:Başkalarından saygı,ilgi ya da sevgi bekliyorsan önce sırasıyla kendine borçlusun bunları. Kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir. Sen kendini sevdiğin halde dünya sana diken yolladı mı, sevin. Yakında gül yollayacak demektir. 20. Kural: Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir. 21. Kural: Hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık. Şayet Allah herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi,hiç şüphesiz öyle yapardı. Farklılıklara saygı göstermemek,kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak, Hakk’ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir. 22. Kural: Hakiki Allah aşığı bir meyhaneye girdi mi orası ona namazgah olur. Ama bekri aynı namazgaha girdimi orası ona meyhane olur. Şu hayatta ne yaparsak yapalım, niyetimizdir farkı yaratan, suret ile yaftalar değil. 23. Kural : Yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret. Kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki ağlar, perişan olur onun için. Kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı , kırar ve atar. Ya aşırı kıymet verir , ya kıymet bilmeyiz. Aşırılıklardan uzak dur. Sufi ne ifrattadırne tefritte. Sufi daima orta yerde… 24. Kural : Madem ki insan eşref-i mahlukattır, yani varlıkların en şereflisi, attığı her adımda Allah’ın yeryüzünde ki halifesi olduğunu hatırlayarak , buna yakışır soylulukta hareket etmelidir. İnsan yoksul düşse, iftiraya uğrasa, hapse girse, hatta esir olsa bile, gene de başı dik, gözü pek, gönlü emin bir halife gibi davranmaktan vazgeçmemelidir. 25. Kural : Cenneti ve cehennemi illa ki gelecekte arama. İkisi de şu an da burada mevcut. Ne zaman birini çıkarsız, hesapsız ve pazarlıksız sevmeyi başarsak, cennetteyiz aslında. Ne vakit birileriyle kavgaya tutuşsak; nefrete, hasede ve kine bulaşsak, tepetaklak cehenneme düşüveririz. 26. kural : Kainat yekvücud, tek varlıktır. Herşey ve herkes görünmez iplerle birbirine bağlıdır. Sakın kimsenin ahını alma; bir başkasının hele hele senden zayıf olanın canını yakma. Unutma ki dünyanın öte ucunda tek bir insanın kederi, tüm insanlığı mutsuz edebilir. Ve bir kişinin saadeti herkesin yüzünü güldürebilir. 27. Kural : Şu dünya bir dağ gibidir, ona nasıl seslenirsen o da sana öyle aksettirir. Ağzından hayırlı bir laf çıkarsa, hayırlı laf yankılanır, şer çıkarsa sana gerisin geri şer yankılanır.Öyleyse kim ki senin hakkında kötü konuşur, sen o insan hakkında kırk gün kırk gece güzel sözler et. Kırk günün sonunda göreceksin herşey değişmiş olacak. Senin gönlün değişirse dünya değişir. 28. Kural : Geçmiş zihinlerimizi kaplayan bir sis bulutundan ibaret. Gelecek ise başlı başına bir hayal perdesi. Ne geleceğimizi bilebilir, ne geçmişimizi değiştirebiliriz. Sufi daima şu anın hakikatini yaşar. 29. Kural : Kader hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten,”ne yapalım, kaderimiz böyle”deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatının hakimisin,ne de hayat karşısında çaresizsin. 30. Kural : Hakiki sufi öyle biridir ki başkaları tarafından kınansa, ayıplansa, dedikodusu yapılsa, hatta iftiraya uğrasa bile, o ağzını açıp da kimse hakkında tek kelime kötü laf etmez.Sufi kusur görmez kusur örter. 31. Kural : Hakk’a yakınlaşabilmek için kadife gibi bir kalbe sahip olmalı. Her insan şu veya bu şekilde yumuşamayı öğrenir. Kimi bir kaza geçirir, kimi ölümcül bir hastalık, kimi ayrılık acısı çeker, kimi maddi kayıp… Hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren badireler atlatırız. Ama kimimiz bunda ki hikmeti anlar ve yumuşar; kimimiz ise ,ne yazık ki daha da sertleşerek çıkar. 32. Kural : Aranızda ki perdeleri tek tek kaldır ki Allah’a saf bir aşkla bağlanabilesin. Kuralların olsun ama kurallarını başkalarını dışlamak yahut yargılamak için kullanma. Bilhassa putlardan uzak dur, dost. Ve sakın kendi doğrularını putlaştırma. İnancın büyük olsun ama inancınla büyüklük taslama ! 33. Kural : Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen hiç ol! Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl ki çömleği tutan dışında ki biçim değil içinde ki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik zannı değil hiçlik bilincidir. 34. Kural : Hakk’a teslimiyet ne zayıflık ne edilgenlik demektir. Tam tersine, böylesi bir teslimiyet son derece güçlü olmayı gerektirir. Teslim olan insan çalkantılı ve girdaplı sularda debelenmeyi bırakır; emin bir beldede yaşar. 35. Kural : Şu hayatta ancak tezatlarla ilerleyebiliriz. Mümin içindeki münkirle tanışmalı, Allah’a inanmayan kişi ise içinde ki inananla. İnsan-ı kamil mertebesine varana kadar gıdım gıdım ilerler kişi. Ve ancak tezatları kucaklayabildiği ölçüde olgunlaşır. 36. Kural : Hileden,desiseden endişe etme. Eğer birileri sana tuzak kuruyor, sana zarar vermek istiyorsa, Allah da onlara tuzak kuruyordur. Çukur kazanlar o çukura kendileri düşer. Bu sistem karşılıklar esasına göre işler. Ne bir katre hayır karşılıksız kalır, ne bir katre şer. O’nun bilgisi dışında yaprak bile kıpırdamaz. Sen sadece buna inan ! 37. Kural :Allah kılı kırk yaracak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır. O kadar dakiktir ki sayesinde her şey tam zamanında olur. Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç. Her insan için bir aşık olma zamanı vardır; bir de ölmek zamanı. 38. Kural : Yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım ? Diye sormak için hiçbir zaman geç değil. Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün.Tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa,yazık !Her an her nefeste yenilenmeli. Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli. 39. Kural : Noktalar sürekli değişse de bütün aynıdır. Bu dünyadan giden her hırsız için bir hırsız daha doğar. Ölen her dürüst insanın yerini bir dürüst insan alır. Hem bütün hiçbir zaman bozulmaz. Her şey yerli yerinde kalır, merkezinde… Hem de bir günden bir güne hiçbir şey aynı olmaz.Ölen her sufi için bir sufi daha doğar. 40. Kural : Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım, yoksa dünyevi, semavi ya da cismani diye sorma!Ayrımlar ayrımları doğurur. Aşk’ın hiçbir sıfat ve tamlamaya ihtiyacı yoktur.Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde ya da dışındasındır, hasretinde.. (Elif Şafak.. AŞK.. adlı romanından alıntıdır.) ...

...

...
kayıp gider tutamazsın...
yitip gider bulamazsın... aşkı hafife alabilirsin ama... tanrı'yı susturamazsın... ...

8 Ekim 2009 Perşembe

sutanesi

ÖNCE...
kocaman bir aşk düşer ruhuna
dünya senin olur
mavi bir düş kurulur
gözlerin gelir aklıma..
SONRA...
kocaman bir çığ düşer ruhuma
sutanesi dağılır
düş aynası kırılır
sözlerin gelir aklıma
...

7 Ekim 2009 Çarşamba

BİLGE'CE

iki tür insan gördüm.. biri YÜCE insan; SEVGİ'ye tapan.. biri CÜCE insan; PARA'ya tapan..
insanın kendi seçimleridir onu YÜCE ya da CÜCE yapan..
...

6 Ekim 2009 Salı

BİLGE'CE

''Hayat popona kocaman bir tekme attığında bil ki layık olmadığın yerden layık olduğun yere taşıyordur seni.. Sadece uçuşun keyfini çıkar.. Düştüğünde şükredeceksin çünkü..''
...

ÇİN ATASÖZÜ

"Yüreğinde yeşil bir dal saklarsan, şarkı söylemeye bir kuş gelecektir."
...

4 Ekim 2009 Pazar

bir andı

geceydi
geceyi aydınlatan tek heceydi
hazır cevap bir bilmeceydi
aynaya bakarken
mavi siyah saçlarına dolandı pembe düşleri
aya bakarken yıldızlara asıldı gülüşleri
ay aşkı gibi dolunaydı
belli ki henüz parçalanmamıştı yüreği
gülümsedi bir yıldız gecenin derinliklerine kaydı
olanı biteni şiir saydı
değilse deşiir gibi bir andı
yaz beni diye diline dolandı
kendisi mi
bu şiiri yazandı
her gece
gecenin koynuna
o tek hece ile sokulandı
ve sonsuz uykusuna
o tek hece ile dalacak olandı...
...

DENİZ ve GÖKYÜZÜ

Dünyanın varolduğu ilk günden beri iki sonsuz sevgili onlar.
Biri uçsuz bucaksız gökyüzü. Biri de kocaman engin deniz. Oturduğumuz kattan çok sevdiğim denizi ve gökyüzünü seyretmek en büyük keyfimdir. Onların binbir türlü güzelliklerini keşfettikten sonra en iyi dostlarım olmuşlardır benim. Onların büründüğü her halden bana bir şeyler anlattıklarını hisseder olmuştum zamanla. Bende iç dünyamda olanı biteni onlarla paylaşmaya başlamıştım. İçime hiç bir kötü düşünceyi atıp, uzun süre barındırmazdım. Ya bir buluta tutundurup gökyüzüne uçurur, uzayın boşluklarına olanca hızıyla savururdum . Ya da dalgaların önüne katardım benden çok uzaklara gitsin ve bir daha geri dönmesin diye. Bazen de ruhumu onlara teslim eder beni bu dünyadan kısa bir süreliğine koparmalarını isterdim. Böyle anlarda meditasyon yapar misali onlarla kaynaşır ve bütünleşirdi ruhum. Onların sonsuzluğu kadar sonsuz bir huzur kaplardı içimi. Bir de onların ufukta ki birleşmeleri beni mest ederdi. Gündüz bir olurlar bütünleşirlerdi sanki. Ufuk çizgisi bile çekilirdi aradan birbirlerine iyice sokulabilsinler diye. Gece en değerli hazinelerini hiç sakınmadan sererdi gökyüzü denizin üzerine. Yıldızları ahenkle serpiştirir, yıldız kayması gülüşler gönderirdi sevdiğine. Aya yüklediği romantizmi yakamozlarla bırakıverirdi denizin kucağına. Rüzgar ıslığıyla en güzel aşk şarkılarını çalardı onlar için özel anlarda. Deniz hırçın ve dalgalı olsa da gökyüzü küsmüyordu sevdiğine. Onu sakinleştirmek için bütün varlığıyla kucaklarcasına uzanıyordu üzerine. Gökyüzü güneşsiz, karanlık ve kasvetli de olsa deniz onun her halini çok seviyor ve yine güneşle beraber gülümseyeceği günleri sabırla beklemeyi biliyordu. Yaşamayı umup yaşayamadığım aşkı ve sevgiyi onların gizemli bir şekilde yaşadıklarını hayal ediyordum. Kendi aşksız ve sevgisizliğimi, bir kez daha duvara toslamış olmanın zavallılığını böyle unutturuyordum kendime. Uyuşturuyordum zihnimi onlara yaptığım kaçışlarla. Onlar ise dolu dizgin yaşıyorlardı aşklarını. Bazen deniz buhar olup yükseliyor, ılık ılık giriyordu gökyüzünün koynuna. Bazen gökyüzü sağanak sağanak dökülüyordu denize. Ne mevsimler ne de yıllar engel değildi bu sonsuz aşka. Dünya döndükçe, kıyamete kadar sürecekti aşkları. Kimbilir belki insanoğlu da bir gün koşulsuz sevmeyi öğrenir ve aşk gerçek anlamında yaşanır yeryüzünde. Sevgi ve aşk hep sizinle olsun. Ve şunu asla unutmayın. En büyük aşk insanın kendine olan aşkıdır. Siz kendinizi bile aşkla sevmiyorsanız başkasından bunu nasıl beklersiniz. ...

2 Ekim 2009 Cuma

uyan ve iste

aç gözünü dostum...
yastığa değil hayata sarıl... bir fincan çay ya da kahveyle göz kırp hayata... hayat mucizelerini sunmak için senin farkında olmanı bekliyor... senin gönülden istemeni bekliyor... uyuma lütfen... uyan ve iste... olmaz ki deme...iste...istemeyi dene... iste ve bırak... her gün çayını ya da kahveni içerken isteme molası ver kendine... sadece hayattan istediklerini sırala... bir yudum çay...bir yudum istek... olmaz demeden... gönülden bir olur diyerek iste... olmaz diye bir şey yok dostum... olanlar hep istediklerin değil mi... olanları beğenmiyorsan iyi şeyler istemeyi bilmiyorsun demek ki... artık öğrendin... neymiş... iyi şeyler isteyeceksin ki... iyi şeyler dolacak hayatına... bir çay içimlik süreyi yeni ve iyi şeyler isteyerek geçir... her gün hayatını yeniden yarat... yaratan sensin unutma... haydi yarat kendini ve hayatını yeni baştan... kendini çok severek... neleri hakettiğini bilerek... O senin istemeni bekliyor... kapısını isteklerinle çalmanı bekliyor... ne duruyorsun ki... haydi... gafletten uyan ve iste... ...