25 Ekim 2009 Pazar

SARI ÇİÇEK

Sokrates; ‘kırlardaki ağaçlar bana bir şey öğretemez’ diyerek, insanlarla sürekli diyalog halinde olmuştur ve insan ruhunda uyku halinde bulunan düşünceleri karşılıklı konuşma yoluyla doğurtmaya çalışmıştır.
Bu sanatına da, annesinin ebeliğini anmak için, doğum yardımcılığı, ebelik adını vermiştir. Ortalıkta çarşıda pazarda dolaşır ve karşısına çıkanlarla konuşmaya çalışırmış. Bunu da, insanları, hayatlarının anlam ve amaçları bakımından düşünmeleri için ve onlarda ki aydınlanma isteğini uyandırmak için yaparmış. Derdi asla kimseye bir şey öğretmek değil, tersine her konuştuğu insandan yeni bir şeyler öğrenmekmiş.
Kendimden yeni bir ben doğurtmaya çalıştığım o bol sancılı günlerde -büyük düşünür Sokrates kadar olmasa da- bana yardımcı olacak bir ebeye ihtiyacım vardı. İçimde taşıdığım -gerçek ben olan- tohumun geç de olsa bir şekilde farkına varmıştım. Gerçek benimin varlığını oldukça hissetmeye başlamıştım. Fakat yardıma ihtiyacım olduğunu düşünüyordum. O tohumun çatlaması, filizlenmesi ve yeşermesi için uygun bakımı yapacak bir bahçıvana ihtiyaç duyuyordum.
Her gün çıktığım bir saatlik yürüyüşlerde Tanrı ‘ ya yalvarıyordum: ''Tanrım, bu tohumu bilgiyle besleyip, sevgiyle sulamalıyım.''''Gerçek beni tam anlamıyla ortaya çıkarıp bu sancılardan kurtulmalıyım. Fakat kendi imkanlarım buna yetmez. Ya bana yol gösterecek kadar bilgili bir insanla ya da okuyup yolumu bulduracak bir kitapla bir yerlerde karşılaşmak için bana yardım et.'' diyordum. Hem yürüyor hem de etrafıma bakınmadan dua ediyordum. Kafamın içi hep bununla meşguldü. Baharın geldiğinin farkındaydım ama ne çiçeklere ne de yeşilliklere yüz veriyordum. Anı yaşamaktan da henüz haberim yoktu. Kendi kendime sorduğum sorulardan boğulmuştum. Tanrı‘nın yardımını beklemekten de yorulmuştum.
Penceremden dışarıyı seyrettiğim bir gün evimizin etrafının sarı kır çiçekleriyle dolmuş olduğunun farkına vardım. Çok güzeldiler. Koskocaman yağlı bir tablo asmıştı sanki Tanrı penceremin önüne. O gün yürüyüşe çıktığımda sadece çiçeklerin keyfini çıkarmaya karar verdim. Yürüdüğüm yolun bir kısmı beyaz mıcır taştı ve etrafı tamamen sarı çiçeklerle doluydu. Yolun bir sağındakilere bir solundakilere bakarak yürürken, yolun ortasında açmış olan, tek olduğu içinde pek fark edilmeyen sarı bir çiçek ilgimi çekti.
Bir anda sürüden ayrılmanın insan için de çiçek için de pek farklı bir şey olmadığını düşündüm.
Sürüden ayrılmak her canlıyı acımasızca yalnız bırakıyordu. Tam da sürüden ayrılmaya karar vermişken çelişkiye düşmüştüm. Sürüden ayrılmalı mıydım? Yoksa henüz yol yakınken sürüye geri mi dönmeliydim?
O cesur sarı çiçek zihnime kazınmışçasına yerleşmişti. Tohumu taşların arasına düşmüştü. Ve düştüğü yer yolun tam ortasıydı.
Ben burada açamam. Taşların altından yeşerip çıkamam. Çıksam bile insanlar ve araçlar üzerimden geçip beni ezerler. Ben açmaktan vazgeçtim, dememişti.
Bir çoğumuzun yaptığı gibi mızmızlık edip tohumun çürüyüp yok olmasına izin vermemişti. Doğası neyi gerektiriyorsa onu yapmıştı. İçinde ona yol gösteren bir pusula vardı sanki.
Taşlar tarafından ezilmişti ama kırılmamıştı. Sadece eğilmişti, boyun eğip vazgeçmemiş ve yeryüzüne çıkış yolunu bulmuştu. Evrene kendini bütün güzelliğiyle sunmuştu.
Ve ben kocaman bir insan olarak o küçücük sarı çiçekten utanmıştım. Yerin dibinde bile olsam o sarı çiçek gibi tohumu çiçeğe dönüştürme sırası bendeydi. Kendime engel olarak gördüğüm her şeyi yenecektim. Boyun eğmeden eğilecek, kırılmadan esneyecek ve istediğim yöne bükülecektim. Hiçbir şeyin beni incitmesine, yolumdan alıkoymasına izin vermeyecek ve gülüp geçecektim. En önemlisi de kendi içimde ki pusulayı keşfedecektim. Ve o bana doğru yolu gösterecekti.
Benim Tanrı‘dan istediğim yol gösterici, dinlemekte tereddüt ettiğim içimdeki sesti. Tanrı bana bunu anlatmak için o sarı çiçeği kullanmıştı... İçimdeki gücü bana bu yolla hissettirmişti.
O sarı çiçek benim bu yoldaki ilk öğretmenim oldu.
Başkalarının bana el uzatıp benim için bir şeyler yapmasını beklemektense, içimden bana uzanan eli sıkıca tutup onunla birlik olmayı, ihtiyacım olduğunda içime bakmayı, içimde var olanı kullanmayı, içimdeki sese güvenip ona teslim olmayı öğretti bana.
Sokrates, kırlardaki ağaçların ona bir şeyler öğretemeyeceği kadar büyük bir filozoftu.
Ama yola yeni çıkmış birisi için evrenin büyük küçük her bir parçası öğretmendir.
Yeter ki görmek ve öğrenmek için bakalım.
Bize okuma-yazmayı öğretirlerken içimizi de okumayı ve içimizden gelen sesi de dinlemeyi öğretseydiler ne güzel olurdu hayat değil mi?
...

Hiç yorum yok: