31 Aralık 2009 Perşembe

TEŞEKKÜRLER 2009



(31.12.2009 Tarihinde www.kuraldisi.com da yayınlanmıştır.)

Bir yıl bir an gibi geçti ve gitti yine.

2009 şaşırtmadı beni. Kendi içimdekileri döktü bir yıl boyunca dışıma. Yerine yenilerini doldurdu. Bunun için bir yıl boyunca elinden geleni ardına koymadı.

Son hazırlıklarını tamamladı artık. Hüzünlü olsa da gideceği için yerini yeni bir yıla seve seve bırakmaya hazır. ‘’Eskiler üzerine düşeni yapıp gitmeyi bilmeli, yoksa yeniler nasıl girer hayata.’’ deyip ona biçilen zamanın dolmasını bekliyor.

2008 de yaşadığım kıtlık üzerime çöküp, bolluğu yaratmaya zorlamıştı beni.

2009’un hepimiz için bolluk ve bereket yılı olmasını dilemiş ve öyle olacağına da inanmıştım. Benim açımdan öyle de oldu. İnandığımı yaşadım 2009’da.

Mart ayının başında anneannemdem miras aldım önce. Mirastan önce kızım benim yanıma döndü ve Haziran ayında dizide oynamaya başladı. Dizi kısa sürmüş olsa da 2008’de elime geçen paranın tamamı kadar kazandı. Miras ve onun kazandığı para ile bolluk ve bereket içinde geçirdik 2009’u.

‘’2008’’ dediğimde ‘’aman anne hatırlatma tüylerim diken diken oluyor’’. dese de kızım, ben biliyorum ki biz 2009’daki bolluğu 2008 yılındaki kıtlığa borçluyuz.

‘’2009'da yaşayacağım her şey için teşekkürler Tanrı'm. Hiçbir şeyden şikâyetim olmayacak...’’ demiştim geçen yıl. Hiçbir şeyden şikâyetim olmadı. Tam aksine yaşadığım her şeyden memnuniyet duydum.

Evdeki eskiler bir bir kırılıp döküldükçe, hizmetini tamamlayan eskilerin çıkıp gittiğini ve yenilere yer açıldığını hayatın bana böyle gösterdiğini düşünüp memnuniyet duydum. Kırılıp dökülmeyen ama durdukları yerde ‘’bırak bizi gidelim’’ deyip izin isteyenlere de izin verdim ve ait oldukları yere gönderdim hepsini.

Sigortalar atıp bir günümüzü elektriksiz ve üşüyerek geçirdiğimizde, elektrik tesisatı yenilenmek zorunda kalınca, bu yenilenmenin ruhsal ve bedensel elektrik tesisatımın yenilenmesinden yansıdığına inanıp memnuniyet duydum.

Banyodaki su borularını birleştiren parçanın orijinal olmamasından, oraya ait olmayan iki parçanın eritilerek birbirine yapıştırılması suretiyle yapılmış olmasından ve suyun bir borudan diğerine akışını artık sağlayamayacak duruma gelmesinden, ani bir patlama ile sular fışkırmaya başladığında ve ertesi gün usta gelinceye kadar yirmi saat boyunca akıp durduğunda memnuniyet duydum.

Bundan sonra hayat, o patlayan su gibi şiddetle akıp gidecek, bana ait olmayan, özüme uymayan, oradan buradan toplayıp bana yapıştırılan zihniyetleri fırlatıp atacaktı.

Bana bunu hissettiren bu olaya şükrettim ve memnuniyet duydum.

Bunlar gibi aksilik kabul edilebilecek ama benim aksiseda kabul ettiğim nice olaydan şikâyet etmedim. Hepsine şükredip bana anlatmak istediklerine olumlu anlamlar yükledim. Olumsuzun işaret ettiği olumluyu yakalamayı fırsat bilip, bana getirmesi için hayata sipariş ettim.

Evimdeki eskileri sırası geldikçe yenileyen hayat, bendeki eskileri de yeniledi sırasıyla. Bırakamadıklarımı ise bırakmam için elinden gelen zorlamayı yapıp durdu 2009’da.

İçsel olarak vedalaştım eskilerle ve bunları yenileriyle değiştirme işini hayata bıraktım. 2009’daki eskilerle mücadeleye ve vedalaşmaya bakıp 2010’daki yenilenmeyi görmemek mümkün değil.

Şimdiden 2010’un yenilenmenin,yeni başlangıçların yılı olacağını hissediyorum. Hepimiz için böyle olmasını diliyorum. Bizi yeniye hazırlayan eski yılımıza şükrediyorum.

2010, kendine yenilmeyenlerin, kendini yenileyenlerin yılı olsun. Eski yılın içime doldurduklarını dışıma dökeceğin için şimdiden teşekkürler yeni yıl.

2010’da yaşayacağım her şey için teşekkürler hayat… Hiçbir şeyden şikâyetim olmayacak…


...


***************


...


Bu yazımı 15 Aralık gecesi yazıp göndermiştim editörümüze. 16 Aralık günü büyük kızımın doğum günüydü. O gün hazırlıklarına yardım edip çıktım evden, kızımı arkadaşlarıyla bıraktım o gece. Ertesi gün eve geldiğimde, annemden bana kalan ama bir türlü kıyıp atamadığım tahta kaşığın arka yüzünü, bir kafa gibi düşünürsek beyin kısmını oyulmuş olarak buldum. Annemin beyin kanserinden ölümünü çağrıştırdı bana ve tüylerim diken diken oldu. Evdeki şarap açacağını bulamayan kızım ve arkadaşları şarabı açmaya çalışırken kaşığı o hale sokmuşlar. Bana ayıp olmasın diye de kutlamayı yarıda bırakıp yeni bir kaşık aramaya çıkmışlar. Arayan bulur, bulmuşlar elbette. İçsel olarak vedalaşmanın sonuçlarına da katlanmak gerekiyor işte böyle. O kaşığı tüylerimi diken diken eden o haliyle istesem de artık evimde tutamazdım. Yerine de yenisi gelmişken hemen attım. Bunları yaşamadan atabilseydim yerine yenisinin geleceğinden emindim ama bazen bunu yapmakta zorlanabiliyor insan. Bu durumda tek ve çok etkili bir yol var o da içsel vedalaşma. Bu yolu yüzyüze bir türlü vedalaşamadığınız insanlarla bile denemenizi öneririm. Sonuçlarına katlanmayı göze alabilecekseniz eğer. Benim tahta kaşığım gibi beyni oyulmasa da, onu görecek gözünüz kalmayacak kadar hoş olmayan şeyler yaşanabiliyor.

Uzun lafın kısası; içimizde icabına baktığımız her şeyin dışımızda da bir şekilde icabına bakılıyor. Bize sadece o insanın ya da eşyanın, bize olan hizmetini tamamladığını hissetmek ve içsel olarak bir veda töreni yapmak kalıyor.

Ben bütün eskilerimle vedalaştım, gözümden ve yüreğimden kaçanları bile eski yılın heybesine doldurup alıp götürmesini diledim. Yeni yıla az bir zaman kala siz de şöyle bir göz atın eski yılın heybesine doldurulması gerekenlere. Yerine yenisi mutlaka geliyor, cimrilik etmeyin ve yüreğinizi kısıtlamayın, bırakın dilediğince veda töreni yapsın yüreğiniz. Eskiler yenilendikçe siz de yenilerin sefasını sürün.

Yeni yılda yenilerimizle sefamız bol olsun.

2010 tüm insanlara yeni u/mutluluklar getirsin.

ÇOK SEVGİLERİMLE...


...

TEŞEKKÜRLER 2008


















(31.12.2008 Tarihinde www.kuraldisi.com da yayınlanmıştır.)

Uykusuz geçen, uzun bir karar gecesinin ardından, 7 Aralık 2007 günü, sabahtan öğleye kadar, iki kadim dostumun, denizin ve gökyüzünün bütün güzelliklerini gören penceremin önünde sık sık verdiğim kahve molalarıyla valizimi toplamıştım.

Öğleden sonra, orda burda unutulmuş bir kaç kuruşu yol parası için yanıma alıp yeni yaşamım için ardıma bile bakmadan çıkmıştım yola. Cebimdeki bir kaç kuruşa değil, göğ(s)ümün derinliklerinde ulaşmış olduğum hazinelerime güvenerek.

Ruhumdan gelen çağrıyı dinleyerek noktayı koymuş ve büyük harfle yeniden başlamanın heyecanıyla, gökyüzüne dikip gözlerimi, derin derin nefes alıp vererek, şükrederek kanat açmıştım bilinmeze.

7 Aralık 2008 geldiğinde, yıldönümü kutlaması niyetine, yıldönümü muhasebesi yapıyorum yaklaşık on gündür. Bu kutlamayı ve muhasebeyi de aştı ve on günlük bir şükür ayinine dönüştü nerdeyse.

''Şükrediyorum...Şükrediyorum...Şükrediyorum...''

''Her şey için teşekkürler Tanrı'm...Hiçbir şeyden şikayetim yok...''

Sözcükler zihnimde, evimde ve evrenin dört bir köşesine yayılmış salınıyorlar adeta. Şükran duygularıyla dolu olarak yeni bir yılı karşılıyacak olmanın hazzı içindeyim.

Valizimi alıp yola çıktığımda, öncelikli istediğim şuydu; ömrümün geri kalanını, kendi evimde, çocuklarımla aynı çatı altında, kendim gibi olabileceğim, kendi gerçeğime uygun şartlarda yaşayabileceğim bir yaşam yaratabilmekti. Bunun için yanıp tutuşuyordu ruhum adeta. Gerçeğim bana ısrarla bu yolu işaret ediyordu. Bunu yapamamak yaşarken ölmekti benim için bundan sonra.

Valizimle birlikte ailemin yanına sığındım önce. Şükürler olsun ki babamın evinin de yüreğinin de kapısı her çaldığımda beni kucaklayacak kadar kutsaldı. Yine o kutsallığıyla kucakladı beni sevgili babam.

Annemin ölümünden sonra, üç oda bir salon kocaman bir evde kızkardeşimle ikisi yaşıyorlardı. Babam çoğunlukla, anneme daha yakın olabilmek için, annemin mezarının bulunduğu köydeki evimizde kalıyordu. Çocuklarını özlediğinde ve toplu alışveriş yapması gerektiğinde gelip bir kaç gün kalıp dönüyordu.

Kocaman evde kızkardeşim yalnız yaşıyordu çoğunlukla. Ama benim niyetim asla onlarla yaşamak değildi. Valizimdeki eşyalarımı bile çıkarıp dolaba yerleştirmemiştim. Her ihtiyacım olup valizimi açtığımda, sabret, az kaldı, kendi evinde, kendi dolabında olacak eşyaların. Yeni evinde, yeni yaşamında çocuklarının gülümsemeleriyle gülümseyecek yaşam sana diyordum.

Küçük kızımı vermemişti babası bana ve direniyordu vermemek için. Israrla işe girmemi istiyordu. İşe girdiğimde, iş ve parayı tercih edip, kızımı istemekten vazgeçeceğimi düşünüyordu. Kızımı bana vermemenin yollarını arıyordu. Hemen anaokuluna vermişti. Gündüz okula gidiyor, okuldan arta kalan zamanlarda da babaannesi bakıyordu kızıma. Mahkeme günü gelene kadar, kızımın baba evindeki düzeni bana verilmemek üzere kurulmuştu bile.

Yakın çevremdekiler, çocuğun düzeni iyi, hiç değilse eğitim görüyor, sen de gir bir işe çalış demeye başlamışlardı. Ama ben sonuna kadar direnip kızımı talep ediyordum, önce Tanrı'dan sonra mahkemeden.

Bundan sonrası için yaşam tuvalime çizmek istediğim resim buydu.

Çocuklarımla beraber, aç ya da tok ama onlarla beraber ve kendi gerçeğime uygun bir yaşamı taşımak istiyordum tuvalime. Fırça ve tuval benim elimdeydi. Boyalarım eksikti sadece. Ama ben boyaların da bana ulaşacağından yüzde yüz emin olarak direniyordum. Ya olacaktı, ya da olacaktı, kendime ve yaşama başka bir şans tanımıyordum. Düzenli bir işe girmemekte direniyordum. Büyük kızımın bana kendi iş çevresinde bulduğu günlük işlere giderek harçlığımı çıkarmaya çalışıyordum.

Altı ay boyunca, valizimden çıkmayan eşyalar gibi ruhum da ne ailemin evine ne de bir işe yerleşmemişti. Önce Tanrı'ya sonra kendine inanarak, güvenerek sabırla ve şükürle beklemişti.

Önce babama miras kaldı dedemden. Babam parayı üç çocuğu arasında paylaştırmaya karar verdi. Hakkıma düşen para kendime bir ev kiralamaya yeter de artardı bile. Artanı da bankaya yatırıp mahkemede kızımı alabilmek için güvence olarak gösterecektim. Kurulu bir düzenimin olması kızımı talep ederken mahkemede çok işime yarayacaktı. Ben kiralık bir evimin olabileceğine bile şükrederken, erkek kardeşimin; ''iki tane evimiz var, bu parayı hiç bölmeyelim ve bir ev daha alalım, hepimizin yaşadığı ev kendimizin olsun'' demesiyle, birden bire alınan karar değişmiş ve bana ev alınmaya karar verilmişti.

Altı ay sonra kendi evimdeydim artık. Bomboştu evim. Kırk yıl önceden kalma bir üçlü ve iki tekliden oluşan bir koltuk takımı, bir televizyon ve sehpası, bir çift kişilik yatak, bir buzdolabı, bir fırınlı ocak ve bir kaç mutfak eşyası verebilmişti ailem sadece. Bir de babamın verebildiği kadar verdiği cep harçlığıyla evimdeydim artık.

Ev değil bir saraydı benim için ve ben de mutluluktan uçan bir kraliçeydim adeta. Abartısız bir şekilde söylüyorum ki bu haldeydi ruh halim.

Tek eksik küçük kızımdı ve ben sağlığına şükredip onun da bana geleceği günü sabırla bekliyordum. Ruhumun coşku dolu kıpırtılarından aldığım haberle emindim geleceğinden.

Evime çıktıktan on gün sonra mahkememiz oldu ve geçici de olsa kızım nafakamızla beraber bana verildi.

Altı aylık sabrım ve şükranım bana istediklerimi fazlasıyla vermişti.

Ben, evim boşda olsa kızımın velayeti geçici de olsa şükretmeye devam ediyordum.

Yatak odasını yere koyduğum çift kişilik yatak ve plastik raflarla yaptığım komidinler ile kral dairesine çevirmiştim. Kitaplarım, mumlarım, tütsülerim, kızlarımın resimleri, post-itlere yazıp yapıştırdığım notlarım ile hiçbir kral dairesiyle değişemeyeceğim kadar bana özeldi odam. Ve bana özeldi yaşamım artık. Bunun sevinci ve coşkusu, daha büyük bir sevinci ve coşkuyu çekti bir süre sonra. Kızımın babası aradı ve üç ay sonraki mahkemeyi beklemeye gerek olmadığını ve anlaşarak boşanmak istediğini söyledi. Ben buna da şaşırmadım hiç. İçimdeki ses ilk günden bunların hepsinin olacağını söylemişti bana. Kızımın babası, geçici nafakayı arttırdı, kızımın velayetini bana verdi. Benim ihtiyacıma göre de eşyaların paylaşımını yaptık. Kalan ufak tefek eksiklerimi de ben tamamladım yavaş yavaş.

Altı ay boyunca, iyi ya da kötü, benimle her şeyini paylaşan kızkardeşime, benim kendi evimin sahibi olmamı sağlayan düşüncesinden ötürü erkek kardeşime, nadiren de olsa kardeşlerimle aramızda oluşan insani krizleri bilgece mükemmel bir şekilde yöneten babama çok teşekkürler...

7 Aralık 2007 günü, gökyüzüne bakıp dilediğim her şey, bütün zorluklara rağmen direnerek istediğim her şey, tam sekiz ay sonra fazlasıyla gerçekleşti.

Aranızda sen şanslıymışsın diyenleriniz olacaktır mutlaka. Ben kararlı ve inançlıydım sadece. Ne istediğime karar vermiş ve büyük bir inançla yola çıkmıştım.

2008 beni hiç yanıltmadı.

Şükrediyorum...Şükrediyorum...Şükrediyorum...

Her şey için teşekkürler Tanrı'm...Hiç bir şeyden şikayetim yok...

2009'a çok az bir zaman kaldı, ben yine aynı inanç ve güvenle yeni kararlarımı gözden geçiriyorum.

Kararlarımı Tanrı'ya bildirip, inancın ve güvenin coşkusuyla, sabrederek ve şükrederek, yaşamın akışına en uygun zamanda bana gelmesini bekleyeceğim.

2009'da yaşayacağım her şey için teşekkürler Tanrı'm...

Hiçbir şeyden şikayetim olmayacak...

İnanç, güven, sabır, şükran, coşku ve sevgiyle dengelenmiş, bolluk ve bereketin yaşamın her alanına yansıdığı bir yıl diliyorum hepimize...

Yeni yılımız kutlu olsun...


...

11 Aralık 2009 Cuma

BİLGE'CE

''Aşk ve acı; insan ruhundaki d/evrimin olmazsa olmazıdır.''

7 Aralık 2009 Pazartesi

Her Şey Senin Elinde















Çok yavaş ilerliyebiliyordu. Önünü göremediği için de iki ileri bir geri gidiyordu neredeyse.

O yüklerden bir kurtulabilseydi, önünü görebilecek kadar da, küçücük bir feneri olsaydı koşar adım gidecekti. Ama buna imkan yoktu.

Karanlıkta bir ses yankılandı birden. Derinden ve tanıdık geliyordu ses.
''Var olduğumuz gün, birlikte olduğumuz yerdeyim, beni bırakıp gittiğin günden beri burada seni bekliyorum. Beklemekten de sıkıldım artık, lütfen biraz acele et'' diyordu.

Şaşırmıştı ''bana değildir'' diye düşündü.

''Evet sana sesleniyorum. Ama sen her zaman yaptığın gibi yine beni duymamazlıktan geliyorsun'' dedi ses.

''Düşüncelerimi okuyor. Beni birisiyle karıştırdı galiba'' diye geçirdi içinden.

''Hayır, karıştırmadım. Gelmen gereken yer burası ve bulman gereken benim. Fazla zamanımız kalmadı lütfen acele et'' dedi ses. Yüklerini bırakıp daha hızlı yürümeyi düşündü.

''Ama yüklerimi bırakamam. Onlarsız bu zor hayatın altından kalkamam. Korkularımı bırakırsam güvende olamam. Endişelerimi bırakırsam tedbirli olamam. Öfke ve kızgınlığımı bırakırsam savunmasız yaşayamam'' diye bağırdı avazı çıktığı kadar.

Kendi sesiyle irkildi birden. ''Kafayı yiyorum galiba'' diye düşündü.

''Yapman gereken tam da o. Yüklerinden kurtul ve bir an önce bana gel. Yaşamak için ihtiyacın olan her şey bende var, bu kadar ağır yükler taşımana da gerek kalmayacak. Gel ve benimle birlikte ol. Ne ben kalsın ne de sen biz olalım'' dedi ses.

''İnanılmaz bir güven duygusuyla sarıp sarmalanmıştı sanki. Kaybedecek bir şeyim yok. Belki de bana destek olacak iyi bir dost kazanabilirim. Bu hiç de fena olmaz'' diye düşündü.

Önce korkularını yavaşça silkeledi üzerinden. Bu bile onu çok rahatlatmıştı. Kendini hiç olmadığı kadar iyi hissetmişti.

Hemen endişelerini savurdu boşluğa. Ayaklarına zincirlenmiş tonlarca ağırlıktan kurtulmuşçasına hafiflemiş ve hızlanmıştı yürümesi. Öfke ve kızgınlıklarından da hemen kurtulup koşmak istiyordu. Onları da hemen yanı başında ki bir çukura kusarcasına döktü içinden. Karanlık bile onun hafiflemesine ayak uydurmuş, yarı aydınlığa çevirmişti ortalığı. Ve olanca hızıyla başladı koşmaya. Yol çıkmaz olmuş ve bir bahçe kapısıyla son bulmuştu. Geri mi dönsem acaba, diye düşündü.

''Gelmen gereken yer burası. Lütfen kapıdan içeri gir ve ilerle, ben buradayım'' dedi ses. Yavaşça girdi kapıdan içeri. Gördüğü güzellikler karşısında büyülenmişti. Dünyanın bütün nimetleri oradaydı sanki.

''Ben öldüm de cennete mi geldim acaba'' diye düşündü. ''Hayır ölmedin. Hiç yaşamadığın kadar yaşıyorsun aslında. Cennete gitmen için de ölmene gerek yok. Yaşarken de kendi cennetini bulabilirsin istersen'' dedi ses. Onu görüyordu. Bembeyaz uçuşan bir elbisesi ve simsiyah dalgalanan uzun saçları vardı.

''Bir zamanlar benim de saçlarım en az bu kadar güzeldi'' diye düşündü.

Arkası dönük sonsuzluğa bakıyor gibiydi. Uçuşan elbisesi sıcak ve etkileyici bir ışığı etrafa yayarcasına dalgalanıyordu.

''İyilik perisinin sonunda beni bulacağını biliyordum'' diye geçirdi içinden.

Rahatlamıştı, iyice yaklaştı yanına. Ve sadece kısık bir sesle ''geldim'' diyebildi. Ona doğru döndü iyilik perisi. Gülümsüyordu bütün güzelliğiyle.

''Korkmana gerek yokmuş değil mi, hem ben peri falan değilim, iyi bak sana ne kadar çok benziyorum. Çünkü ben senin unuttuğun öbür yarınım'' dedi. Şaşırmıştı bir kez daha. Ayna da kendi yüzünü görüyordu sanki.

''Ama ben bu kadar iyi ve güzel olmadım hiçbir zaman. Bu nasıl olur'' dedi. ''Seni hep bana çağırdım. Ama kafan çok karışıktı. İhtiyacın olmayan şeylerle o kadar doldurmuştun ki kendini beni yıllarca duyamadın. Dışarıdan gelen seslere o kadar kafayı takmıştın ki beni yok etmek üzereydin. Sonsuzluğa çekip gitmeden önce bir kez daha seslendim sana ve nasıl olduysa beni duydun bu kez. Şimdi seçimini yapmak zorundasın. Her şey senin elinde. Ya geldiğin kapıdan çık git eski sen olarak. Ya da yeni ulaştığın öbür yarına sahip çık. İyilik ve bolluk içinde, aydınlık bir dünyada huzurla yaşa.''

''Şimdi de sırat köprüsündeyim sanırım'' diye düşündü.

Kıldan ince kılıçtan keskin bir köprüden geçmek kadar maharetli olması ve iyi düşünmesi gerekiyordu. Cennet ve cehennem elini uzatıp tutabileceği kadar yakındı sanki. Girdiği kapıdan çıkarsa eski karanlığına geri dönecekti. Bir süre düşündü. Kalıp yeni benliği içinde eski benliğini yavaş yavaş eritmeye ve o sonsuz güzellikte yaşamaya karar verdi. Bu hiç de kolay olmayacaktı. Ama istiyordu bunu ve er geç olacaktı. Zil sesi duydu bir yerlerden. Aniden fırladı yataktan. Evindeydi ve telefonunun alarmı çalıyordu.

''Kahretsin bir rüyaymış'' diye hayıflandı.

O gün işe gitmekten vazgeçti. Dış seslerden uzak, derin derin düşünmesi ve kendini sorgulaması gerektiğine karar verdi.



...

Düşümde Düşünce























Yağmur bardaktan boşalırcasına, bütün güzelliğiyle yağıyordu.

Yağdıkça ıslanıyordu yüreği ve gözleri.
Gözyaşları ruhunun derinliklerine akıyordu sanki ve aktıkça ruhunu yıkıyor ve arındırıyordu.
Yağdıkça, yeryüzüne düşen her bir damlanın, ruhunda ki ağırlıkları bir bir alıp toprağa gömdüğünü ve onlardan kurtulup özgürleştiğini hissetti. Onu kolayca anın içine çeken ve her zaman iyileştiren, yaralarını saran o güzel müzikleri dinlemeye başladı.

Yağmur ve müzik ne kadar da yakışıyorlardı birbirlerine. İki sevgili olsaydılar ebediyete kadar sürerdi birliktelikleri. Birbirlerinin içinde eriyip yok olmak istercesine, melodiler yağmur gibi akmaya, yağmur melodili yağmaya başladı.

Yağmurun ve müziğin danslarından yayılan titreşimin ruhundaki son kalan tortuları da temizlediğini ve kanatlanıp uçarcasına ruhunun bedeninden koptuğunu hissetti.

Yükseldi, yükseldi, yükseldi ruhu. Dünyaya açılan koskocaman bir pencerenin olduğu bir başka boyutta buldu kendini. Pencereyi yavaşça araladı ve aşağıya şöyle bir baktı. Olup biten ne varsa her şeyi görebiliyordu. En ilginci de insanların düşünceleri bu boyuta kadar ulaşıyor ve görünmez bir duvara çarpıp onlara hayat olarak geri dönüyordu.

Çok şaşırmıştı. Düşünce gücü diye bir şey duymuştu, kullanmaya da çalışıyordu ama bir safsata olduğunu düşünmüyor değildi. Ve bunun bu kadar hayatı etkileyebileceğini asla düşünmemişti.
Zihinlerden yayılan düşüncelerin çoğu kontrolsüz ve olumsuzdu. Çoğunluk iyi yaşamak için çırpınıyordu ama düşünceleri endişe, korku, kin ve nefrete bulanmıştı. Onlar bu olumsuz düşüncelerinin, yaşanacak olumsuzluklar olarak geri döndüğünün farkında bile değillerdi. Bu yüzden bütün çabalara rağmen, gerçekleşemiyordu hayaller ve yaşanamıyordu istenilen hayatlar.

Bunun bilincinde olan insanlar o kadar azdı ki....

Onlar da hani şu şanslı saydığımız ve her işleri rast giden, bilinçli veya bilinçsiz olumlu düşünmesini bilen sayıları oldukça az olan insanlardı.

Çoğunluk zihin denen fırında, düşünce yemeğini olur olmaz, özensizce pişiriyor ve sonra da büyük bir hazımsızlıkla yemek zorunda kalıyordu.

Bunun sorumluluğunu kimse üstlenmiyor ve suçlusu dışarıda aranıyordu.

Çoğunluk rastgele düşünüyor, rastgele yaşıyor ve ömürlerini başkalarını suçlamakla geçiriyorlardı. En çok da anneler, babalar ve Tanrı suçlanıyordu. Eğer önce Tanrı sonra anne ve babalar izin verseydi herkes çok büyük işler başarabileceğini düşünüyordu ve kendini yaptıklarıyla değil yapamadıklarıyla avutuyordu.

Zihinlerden yayılan düşüncelerin olumsuzluğu içini sızlattı. Bir sihirli değneğim olsa keşke, diye düşündü. Bir bir zihinlere dokunabilsem ve önce düşünceler sonra hayatlar bir bir değişebilse. O zaman kimse kimseyi suçlamaz, herkes istemediği olumsuzlukları değil istediği olumlu şeyleri düşünür ve güzel hayatlar yaşanırdı. Herkes kendi gerçeğini yaratabilecek kadar düşüncenin gücünden yararlanabilirdi.Dünya bile belki daha yaşanılası bir yer olurdu, diye geçirdi içinden.

Gök gürültüsüyle irkildi birden. Düştüğünü hissetti yavaşça bedenine doğru. Yağmurun, rüzgarın etkisiyle hırçın bir şekilde yağdığını fark etti.

Müzik de yağmurla olan dansını yarım bırakmak zorunda kalmıştı. Rüzgar ve gök gürültüsü günün sihrini bozmuştu. Ama yine de şükretti Tanrı’ya. Kısa bir süre de olsa başka bir boyuttan bakabilmişti yaşama. En azından kendi düşüncelerine ve hayatına dokunabilecekti artık.


...