10 Mayıs 2010 Pazartesi

"Kaynak-Nehir-Okyanus"





Acıdan geçerken, iç sesimden bana armağan edilmiştir.


Ben de bütün annelere, bütün çocuklara ve bütün acıdan geçenlere armağan ediyorum...




***


Seni annen yolun başında bırakacak. Sen, anneni bırakmak istemeyeceksin. Ama bırakmak zorundasın.


Annen, senin onu bırakıp yola koyulman için elinden geleni yapacak. Seni, hayata itecek. Seni içinde taşıdığın seni bulmaya itecek.


Senin bulman gereken sensin. Ulaşman gereken sensin. Annen seni hayata teslim edecek. Üzüleceksin, ağlayacaksın, annenin bunu neden yaptığını anlamayacaksın. Onu acımasız bulacaksın. Seni sevmediğini düşüneceksin. Ama ikiniz de yapmanız gerekeni yapacaksınız.


Bilmeseniz de olanlar olması gerekendir. Bunu asla unutma.


Annen, koşulsuz sevmeyi öğrenmen için seni hayata teslim edecek. Kendi sevgisinden daha yüce ve ilahi bir sevgiyle dolmanı isteyecek.


Seni annen ve Tanrı birlikte yarattı. Anneler bilmeselerde O'nun yaratım ortağıdırlar. Hem de hepsi. O'na en yakın olan da, en uzak olan da...


Bu yüzden anneni asla küçümseme. Sen hem annenin hem de Tanrı'nın çocuğusun. O'nun kadar kutsaldır anneler de.


Seni, sana giden yolun başına bırakacak annen. Seni hayatın sevgisine yönlendirecek. Daha yüce bir sevgiyle kutsanmanı isteyecek. Annen seni hayata emanet edecek.


Tanrı, sana yol gösterecek. Sana senin içinden seslenecek. Duymadığında ses dışına çıkıp kabalaşacak. Sen iç sesini duyup yolunu bulana kadar, iç sesinin kabalaşmış yüzlerce haliyle karşılaşacaksın.


Üzülme ve korkma. Bu yaşadığın kabalıklar sadece ve sadece iç sesini duymaya başlayıncaya kadar sürecek.


O'nu duyana kadar anlamlandıramadığın olaylar ve acılar yaşayacaksın.


Dışardan üzerine gelen kabalıklara üzüldükçe anneni suçlayacaksın. Suçladıkça içine döneceksin. Döndükçe iç sesini duyacaksın. O'nu duymaya başladığında sesin kabalaşmasına gerek kalmayacak.


Dışında olan bütün kabalıklar iç sesini duymana hizmet edecek. O sesi ne kadar çabuk duyarsan o kadar çabuk varacaksın kendine. Vardığında yaşadıklarının görünmeyen nedenlerini görüp anlayacaksın. Acıların çok büyükse ve görmene engelse geldiğin yoldan annene tekrar dön...


Yoldaki izlerinle ve acılarınla yüzleş. Annenle yüzleş. En küçük ayrıntıya kadar sorgula. Tekrar kendine dön. Bulamadıysan bir kez daha geçmişe yürü.


Geçtiğin acıların içinden bir kez daha geç.


Korkma buna değer.
Acıdan ve geçmişinden her geçtiğinde seni ışık olup aydınlatacak farkındalıkları dolduracaksın heybene.


Gerekirse defalarca geç acının ve geçmişinin içinden. Bu senin geçmişinden ve acılarından özgürleşmene yardımcı olacak. Büyük resmi görmeni sağlayacak. Büyük resmi görmeye başladığında, annenin kutsanmış olduğunu göreceksin. Hem sana hem hayata güvendiği için annene şükranlarını sunacaksın.


Kendi varlığının ve annenin varlığının hem senin hayat planına hem de bütüne hizmet ettiğini göreceksin. Geçmişinden ve acılarından özgürleşeceksin.


Annen seni yeryüzüne çıkaran bir kaynaktı. Sen kaynaktan çıkan suları okyanusa götüren bir nehir olmayı seçtin. Kaynak nehiri oluşturan suyu oluşturur ama nehir ile akamaz. Annen bir kaynak, sen bir nehirsin. Akacak olan sensin.


Annen seni oluşturup okyanusa iten bir kaynaktı.


Sen annenden kopup okyanusa akmalıydın. Okyanusa giden yolu bulmalıydın.


Aktıkça çarpacak, çarptıkça yolunu bulacaksın. Kaynaktan ilk çıkan sen olacaksın. Çarptıkça yolunu bulacaksın. Okyanusa varacaksın. Arkandan gelen diğer kaynak sularına yataklık edeceksin.


Acıların olacak elbette.


Bir nehir yatağı oluşturmak kolay değildir.


Ama okyanusa vardığında acılarından özgürleşeceksin. Okyanusla bütünleşeceksin. Nehir olduğunu unutmadan okyanus olacaksın.


Unutma nehir olmayı sen seçtin. Kaynaktan çıkıp akmayı sen seçtin. Kaynakta kalıp durgun ve çamurlu bir su olmayı seçmedin. Bunu da yapabilirdin. Hatta bir bataklık bile olabilirdin.


Bataklıklar, durgun sular ve nehirler hepsi aynı değerdedir. Hepsi bütünün bir parçasıdır. Hepsi varoluşa hizmet eder.


Nehir olmayı seçtiysen kendini bataklık ve durgun sularla kıyaslamayacaksın. Kaynakta kalan sularla, kaynaktan çıkıp, bir nehir olup okyanusa ulaşanları kıyaslamayacaksın.


Bu kıyaslama varoluşa aykırıdır. Senin yaşadıklarını idrak etmeni zorlaştırır. Kaynağı suçlamana yol açar.


Bu suçlama senin acılarından özgürleşmene ve ruhunun yükselmesine engel olur.


Nehir olmayı seçeni kaynak itecektir.


Durgun su olmayı seçeni kaynak tutacaktır.


Nehir de olsan, durgun su da olsan kendini bildiğinde kaynağı suçlamaktan vazgeçeceksin.


Kaynak senin seçimine ve okyanusa hizmet etti bunu bileceksin. İdrak edeceksin. İdrak ettiğinde okyanusa tam anlamıyla karışacaksın.


Okyanusun sonsuz nimetlerinden ve zenginliklerinden faydalanacaksın.


Açtığın yoldan okyanusa akan suları gördükçe kendine, kaynağa ve okyanusa şükredeksin.


Kaynak da, nehir de, okyanus da sensin. Sen onların içindesin, onlar da senin içinde.


Bunu göreceksin.


Varoluşu derinden yaşayacaksın.


Yenilenmiş, aydınlanmış ve yükselmiş bir bilinçle geçmişinden ve acılarından özgürleşeceksin. Yaşama ve bundan sonra yaşayacağın gelişimlere cesurca kucak açacaksın.


Hem kendi yolunu açıp hem de yollar açacaksın.


Yolun açık olsun.


...

4 Mayıs 2010 Salı

BİLGE'CE















"Hayır ve şer, Tanrı'nın, kimin hangisine ihtiyacı varsa ona o uçla dokunduğu, iki uçlu bir değnek." Hülya Bilge GÜLTEKİN


...

2 Mayıs 2010 Pazar

BİLGE'CE




"Sevincimi paylaşmayanın sevgisinden şüphe ederim.." Hülya Bilge GÜLTEKİN


...

29 Nisan 2010 Perşembe

AN"ladım




















Bazen mucizeler olur.

Beklemediğimiz anlarda.
An gelir ve oluverir.
Çok istemişizdir.
Olmamıştır.
Bırakmışızdır istemeyi.
Teslim etmişizdir an'a bilmesek de.
An gelir ve olur.
Çok ihtiyacınız vardır ama canınızı sıkmazsınız.
Zamana bırakırsınız olabilirliğini.
An gelir ve sizi zorlamayacak şartlarda sahip olursunuz.
İsteyin ve bırakın.
An gelir, olur.
Anların neler getireceğini hiç bilemezsiniz.
Beklentisiz ve anda olun.
Sadece anın güzelliğini ve sonsuzluğunu yaşayın.
Her şeyi olduğu gibi kabullenin ve kendinizi korkusuzca an'a teslim edin.
Andaysanız endişe ve korkuya gerek yoktur.
Bu teslimiyetle, bu güvenle geleceğiniz sınırsız oluşur.
Teslimiyet anlarında büyük bir huzur vardır.
Kabullenilmişlik vardır.
Hayatı sunulduğu gibi karşılayabilmenin hafifliği vardır.
Geçmişte değilsinizdir.
Yaşanmış ve bitmiştir.
Takılmak ister peşinize sık sık.
Korkuları, endişeleri ve hayal kırıklıklarını salar üzerinize ama bir kaç kez yüz vermediğinizde hepsi ait olduğu yerde, size artık dokunamayacaklarını bilerek kalırlar.
Gelecek için de aynısı geçerlidir.
Ne kadar plan yapsanız da anın getirdiklerinin farklı olduğunu öğrenmişsinizdir.
Yaptığınız planların tutmamasından yaşadığınız kaygıyı ve stresi yaşamamak için geleceği de geleceğe teslim etmişsinizdir.
"Olan her zaman olması gerekendir" sözü "hayat felsefeniz" olmuştur.
Geçmişten ve gelecekten özgür, bağımsız, sınırsız ve sonsuzsunuzdur.
Kendinizin de iyice farkındasınızdır.
Zihninizi ihtiyacınız olduğunda kullanırsınız.
Ruhunuzla hissederek, büyük bir farkındalıkla, anı geçmişten ve gelecekten soyutlayıp bütün çıplaklığıyla yaşarsınız.
Bir çocuk gibi sevinç ve coşkuyla yaşarsınız.
Severek, isteyerek, anlam yükleyerek, boşa geçirmeden yaşamaya çalışırsınız.
An'ı yaşar.
Anda gerçek benliğinizi deneyimlersiniz.
An'a değil de zihninize teslim olursanız, sürekli geçmişten getirdiği bilgiyle geleceği kalıba sokmaya çalışır zihin.
Beklenti yaratır.
Yaşamı sınırlar ve daraltır.
Bağımsızlığı yok eder.
Yaşamın sonsuz ve sınırsız olduğunu unutturur.
An; sonsuz ve sınırsız.
Hayal bile edilemeyecek fırsatlar ve mucizeler andadır.
Ancak anda yaşadığınızda ulaşırsınız sonsuzluğa ve çekip alırsınız sınırsızlığı.
An'a teslimiyetin coşkusuna varın.
Beklentisiz olmanın güvenini yaşayın.
Kendinizi olduğunuz gibi yaşayın.
Tüm duygularınızı geldiği gibi yaşayın.
Kendinizi sevin.
Kendinizi sevdikçe yaşamın da sizi sevdiğini hissedin.
Yaşamı aşkla karşılayın.
Aşkla kabullenin.
Andaki en büyük mucize sizsiniz.
Bunu asla unutmayın.


...

26 Nisan 2010 Pazartesi

BİLGE'CE












"Çocuklarınızın sizden akıl almalarını istiyorsanız, onlara akıl vermeyin. Varolan aklınızı yerinde kullanarak onlara örnek olun yeter. Bunu gördüklerinde aklınıza güvenip, siz vermeden onlar almak için koşa koşa size geleceklerdir." Hülya Bilge GÜLTEKİN


...

25 Nisan 2010 Pazar

Çocuklarımız / Yaşam Üstadlarımız





Çocuğu olanlar çok iyi bilirler. Çocukların enerjileri, varlığı evin havasını nasıl da değiştirir. Evde ki durağanlık biter. Yaşam olabildiğince sevinç ve çoşkuyla akmaya başlar.



Onlar sürekli anda yaşadıkları için sizi de buna zorlarlar. Özellikle andan kopup geçmişe ya da geleceğe daldıysanız bunu hemen hissederler.


Bir görevli gibi ne yaparlar ederler sizi anın içine çekmeyi başarırlar. Önce sizi güldürmeye ve oyun oynamaya çalışırlar. Başarılı olamazlarsa ağlayıp sızlayıp amaçlarına ulaşırlar.


Sezgileri o kadar güçlüdür ki; sizin bir köşeye çekilip endişe ve korkular yaşadığınızı hemen hissederler. O anda yaydığınız titreşimleri olduğu gibi algılarlar ve sordukları sorularla şaşkınlık yaratırlar. Hem sizin içinizi çok iyi görürler hem de içlerinden ne geliyorsa bütün doğallıklarıyla ortaya koyarlar.


Sevinçlerini de hüzünlerini de içlerinden geldiği gibi yaşarlar. Biz duygularını saklamaları gerektiğini öğretinceye kadar ağız dolusu gülerler ve avazları çıktığı kadar ağlarlar.


İstedikleri her neyse ısrarcıdırlar. Sonsuz kere istemekten yılmazlar.


Maske de takmazlar, takamazlar. Beraber bir yere gideceğinizde bin tembih edersiniz. "Şöyle olma böyle ol" maskesini giydirirsiniz. "Tamam" demekten başka çareleri yoktur ve "tamam" derler. Ama gittiğiniz yerde adamakıllı ve ısrarla kendisi olurlar. Sıkılırlar koskoca bir günü maskeyle yaşamaktan. Kendilerine takılan maskeyi çıkarıp attıkları yetmiyormuş gibi bir de sizin kendinize taktığınız maskeyi düşürürler ve gerçeğinizle yüzüstü bırakırlar sizi.


Yaşama ustalarıdır çocuklar. Hatta yaşam üstatlarımızdır. Unuttuğumuz sevinç ve coşkuyu hatırlatmaktır görevleri. Ve içimizdeki çocuğu yeniden büyütme fırsatını getirmişlerdir bize.


Onların içindeki çocuğa baskı yapmaktansa kendi içimizdeki çocuğu özgür bırakmalıyız. Onlarla anlarda yaşasın yaşayamadığı çocukluğunu.


İki üç kuşak önceki büyüklerimizin çocukluğu için biçilip dikilmiş, onlara dar gelen kurallar elbisesini deli gömleği gibi giydirmeyelim ki içlerindeki çocukla barışık büyüsünler. Bizi de yıllardır küsmüş olan içimizdeki çocukla barıştırsınlar...


...

(Resim : Çocuklarım.. Öğretmenlerim.. Üstadlarım.. Bengi-Bensu)

...



12 Nisan 2010 Pazartesi

BİLGE'CE















"Mutluluk arayan bir kadın; bir erkeğin elindeki güllerden çok yüzündeki güllere bakar." Hülya Bilge GÜLTEKİN


...

7 Nisan 2010 Çarşamba

"İlmek İlmek Hayat"




















Maviş. Küçük bir kız çocuğu.

Kendi küçük ama ruhu büyük. Sorumlulukları büyük.
Okumayı seven. Kitapları seven. Okula gitmeden okumayı ve yazmayı öğrenen.
Kardeşlerine annelik, sınıftakilere öğretmenlik yapan. Boyundan büyük sorumlulukların altından kalkabileceği alnında yazılı olan.


Eline ne geçerse okurdu. Rüzgarın önüne katıp getirdiği eski gazete sayfalarından tutun da bakkalın verdiği gazete kağıdından yapılmış kese kağıtlarına kadar.

Okula başladığında ilk kitaplığı orda gördü. Alıp her istediği kitabı okuyabiliyordu. Hiç ara vermeden birini bitirip diğerini alırdı. Her okuduğu kitap içinde annesinden bir kaç kez dayak yerdi. Sorumluluklarını aksatırdı. Kitabın sonunu merak eder elinden bir türlü bırakamazdı. Yılmadı. Okul bitene kadar kitaplıkta ki bütün kitapları okudu. En son okuduğu kitapta '' Aneneler Neler Bilmelidir ''adlı bir çocuk bakım kitabıydı. Bu bir tesadüf olmamalıydı. Hayatının her döneminde bir anne gibi sahip çıkması ve bakması gereken çocuklar olacaktı. Çocuklar ve kitaplar. Çocuklar üzülmemeliydi. Kitaplar okunmalıydı.

Liseyi bitirinceye kadar kitaplarında sorumluluğunu taşıdı. Hep o seçildi kitaplık kolu başkanlığına. Kitap aldı. Kitap verdi. Kitapları onardı. Kitapları düzeltti. Kitapları sevdi. Kitaplarında onu sevdiğini hissetti. Kitaplara dokunmaktan, kokusunu duymaktan büyük keyif aldı. Okurken kitapta ki dünyalara daldı. Bambaşka Maviş ' ler yarattı. Kitaptaki kahramanlarla bütünleşti. Ruhu özgürleşti.

Çatalca ' ya bir akraba ziyaretine gittiler bir gün ailece. Maviş sekiz ya da dokuz yaşlarındaydı. O evde bir kitaplık gördü. Şaşırmıştı. Kitaplıklar sadece okullarda olur sanıyordu o güne kadar. O gün o kitaplık Maviş' in zihnine kazınmıştı. Uyumadan önce yattığı odanın duvarında onun olduğunu hayal ediyordu. Bir kitap alıyor, okuyor ve bu güzel hayalle uykuya dalıyordu. Hayal kurmasına kuruyordu ama gerçekleşmesinin de imkansız olduğunu düşünüyordu. Okuldan aldığı kitapları okuduğu için kızan ailesi bir kitaplığı ve o kadar kitabı nerden bulabilirdi ki?

Liseyi bitirdiği yıl Maviş ' in üniversitede okutulup okutulmayacağı konuşulur olmuştu sık sık. Babası hiç okutmak istememişti onu ilkokuldan sonra. Annesinin zoruyla orta okulu ve liseyi okuyabilmişti. Okudu da ne oldu der mahalledeki okumayan kızlarla kıyaslardı hep babası. Maviş korkuya kapılmıştı. Kazansa da üniversiteyi okutmayacaklardı. Çalışmasına zaten izin vermezlerdi. Yatıp kalkıp bunları düşünür olmuştu. Bunlar yetmiyormuş gibi bir de birisi düşmüştü peşine. Ailesi bunu bir duysa okul hayatı biterdi. Şartlı gönderilmişti liseye. "Kimseyi sevmeyeceksin. Kimseyle gezip tozmayacaksın. Evden okula okuldan eve. Yoksa okul hayatın biter" denilmişti defalarca. Böyle bir şeyi aklının ucundan bile geçirmiyordu. O kitaplara ve okumaya aşıktı. Ama aşkta adım adım peşindeydi. Bunaltırcasına her yerde karşısına çıkar olmuş ve huzuru kalmamıştı. "Bir kez görüşelim konuşalım bir daha asla peşinde dolaşmayacağım" diye haber geldi birgün. Maviş de bu işe bir son vermek için kabul etti. Gitti ama düşündüğü gibi olmadı. Karşısında kitap gibi konuşan birini buldu. Okumak istediğini evlenmeyi düşünmediğini söyledi. Bir de kitapları çok sevdiğini. Bunları anlatırken kendisini esir edecek ip uçlarını verdiğinin de farkında değildi. Kurtulmak için geldiği görüşmede zayıf noktasından yakalandı. "Benim çok kitabım var, ben de çok kitap okurum. Benimle evlenirsen evlendikten sonra üniversitede okuturum seni. Hem babam da öğretmen sana çok yardımcı olur" deyince allak bullak oldu Maviş. Günlerdir içinde büyüttüğü nefret ve öfke birden yumuşadı. Peşinden koşan serseri hayallerine ortak olmak isteyen bir kahramana dönüşüverdi birden. Maviş şeytanın her kılığa bürünebildiğini bilmiyordu henüz. Kitapları olan, kitap okuyan, kitap gibi konuşan kahraman kılığındaki şeytana ne evet diyebildi ne de hayır. "İstersen okuman için dünya klasiklerinden bir kitap getirebilirim sana yarın gel al" dedi kahraman. Buna hayır diyemedi. Bir dünya klasiğini ilk defa okuyacaktı. Gitti ve aldı. John Steinbeck'in Gazap Üzümleri adlı kitabıydı. Mavişin onu anlamayanlara karşı içinde taşıdığı öfke, kızgınlık, hiddet, gazap üzümleri başlığı altında toplanmış ve kitap olarak eline verilmişti sanki. Gazap Üzümleri yoksul insanların destanı gibiydi. Pamuk tarlalarındaki, meyve bahçelerindeki işçilerin yaşadıkları Maviş'e hiç yabancı değildi. Onların da tarlasında çalışan işçilerle çok zaman geçirirdi. Kitapta kendini de bulması hiç zor olmadı. Kitapta geçen olaylar dinsel dersler veren kıssalar gibiydi. Kitabın adı da kutsal kitaptaki bir deyimden geliyordu. Ama kahraman dine ve Tanrı'ya inanmıyordu. Ben ateistim demişti ve Maviş ilk kez duyduğu bu söze bir anlam verememişti. Sordu ne demek olduğunu ve Tanrı'ya inanmayanlara ateist denildiğini öğrendi. İlk kez Tanrı'ya inanmayan biriyle karşılaşıyordu. Bu biraz korkutmuştu onu. Ama hayallerine sahip çıkması da çok hoşuna gitmişti. Maviş'in okumasını isteyen, onu destekleyen, okumanın kötü bir şey olmadığını düşünen, okumayı seven bir erkek. Dualarımı kabul etti Tanrı diye düşündü. Kitaplar köprü olmuştu aşklarına. Alıyor, okuyor, veriyor, yenisini alıyordu. Gönlünüde iyiden iyiye kaptırmıştı kahramana. Kahraman şeytani bir ustalıkla Maviş'in içindeki boşlukları yakalıyor ve akıcı bir kitaptan dökülüyormuşçasına akıyordu Maviş'in yalnızlığına. Kitapları olan kitap gibi bir adam, kitaplara ve bu adama aşık küçük bir kız. Duymayan bilmeyen kalmamıştı artık. Kahraman romantik aşk filmlerinden fırlayan gösteriş dolu hareketleriyle hem Maviş'i hem çevresindekileri etkiliyordu. Dillere destan olmuştu aşkları. Maviş şeytanın her kılığa bürünebildiğini bilmiyordu henüz.

Ailesinin bütün karşı çıkmalarına rağmen hayallerinin kahramanıyla evlendi Maviş. Kitaplardan ibaret olan dünyasına yeni insanlar, yeni kavramlar, yeni acılar akmaya başladı. Çoğunluğu ateist olan bir çevrede yaşamaya başladı. Tanrı'nın olmadığını ispatlamaya girişmiş gibiydi herkes. Herkes ezberlemişçesine aynı şeyleri konuşuyordu. Maviş vardır deyip kalıyordu. Varsa göster inanalım diyorlardı. Sen varsın görüyoruz, dokunuyoruz. Tanrı da varsa eğer göster görelim, dokunalım inanalım diyorlardı. Bildikleri yetmiyordu Tanrı'yı savunmaya. Kur-an kursuna gitmek istemiş annesi göndermemişti. Mahallede bir tek o kalmıştı gitmeyen. Nasılda özenmişti. Arkadaşları grup halinde gidiyorlardı ve geldiklerinde neler öğrendiklerini anlatıyorlardı. İçi sızlıyordu Maviş'in. Gitmiş olsaydım daha çok savunabilirdim Tanrı'yı diye düşünüyordu. Mucizelerle O'na inanmayanlara kendini göstermesi için yalvarıyordu geceleri. Beklediği mucizeler gerçekleşmeyince acaba Tanrı gerçekten yok mu diye düşünmeden edemiyordu. Böyle düşündüğü anda içi bir hoş oluyordu. Kıpırtılar hissediyordu sanki içinde. Bunu Tanrı'nın varlığının işareti olarak kabul ediyordu. Eşi bunu komik bulur inandırmaya çalışırdı olmadığına. Kafası her gün yokluğuna dair duyduklarıyla karmakarışık olur her gece olduğuna karar verip dua eder öyle uyurdu.
 
1990 yılının 1 Mayıs günü Aziz Nesin'in Çatalca'da bulunan Nesin Vakfı'na götürdü eşi onu. Bir çok kitabını severek okuduğu bir yazarla tanışmış ve çok heyecanlanmıştı. Şaşırmıştı biraz. Eski ve yırtık bir hırka vardı Aziz Nesin'in üzerinde. Oldukçada büyük bir yırtıktı. Gözü takılmıştı ve Aziz Nesin açıklama yapmak zorunda kalmıştı. "Ben hergün yeni bir hırka alıp giyebilrim hem de en pahalısından ama bu beni mutlu etmiyor. Vakfın çocuklarına bir şeyler aldığım zaman mutlu oluyorum ben. Burda iş gören hiç bir şey çöpe atılmaz. Gösteriş yapmak için olmayacak şeylere para harcanmaz. Paramızı çocuklarımızı okutmak için harcarız" demişti. Söz dönüp dolaşıp Tanrı var mıdır yok mudura gelmişti. Hiç duymadığı şeyleri duyuyordu bu kez. Dünyanın dengesini sağlayan, evreni kaplayan büyük bir güç var. Büyük bir enerji var her şeyi meydana getiren. Ama senin kafanda ki Tanrı yok demişti. Üzülmüştü Maviş. Bu kadar iyi, yemeyip yediren giymeyip giydiren bir insan nasıl olurda Tanrı yok derdi. Söyledikleri çok mantıklı gelmişti. Diğerlerinin söylediklerinden farklıydı. Ama kitaplarda hiç böyle bir bilgiye rastlamamıştı. Kafası iyice karışmış olarak döndü ordan. Var mı yok mu. Bir varmış bir yokmuş misali Tanrı'yı arıyordu. Bir türlü göstermiyordu Tanrı kendini bu insanlara. Vardı da o kadar büyük değil miydi acaba. Var mı? Yok mu? Büyük mü? Küçük mü? Sorularının tek bir cevabı vardı. "İçime var olduğu doğuyor." Eşi gülüyordu onun bu cevabına. İkisi de bildiklerinden vazgeçmiyordu. İkisi de birbirini ikna edemiyordu. Eşinin acımasızlığını Tanrı'ya olan inançsızlığına bağlıyor ve "şeytanı buldum bir gün Tanrı'yı da bulacağım elbet diyordu. Şeytan insan kılığındaydı. Bunu eşi sayesinde çok iyi anlamıştı. Çok zayıf, iradesizdi. Şeytan onu ele geçirmiş ve acımasızca kullanıyor diye düşünüyordu. Üniversite hayali de suya düşmüştü. Çok kıskançtı eşi ne okumasına ne de çalışmasına izin vermemişti. Kitap ve kırtasiye dükkanları vardı ve orda çalışmaya başladı. Bir duvar dolusu kitap vardı. Hangisini okuyacağını bilemiyordu. Cennetiydi orası artık. Kimse karışmıyordu. Okuyabildiği kadar okuyordu. Bazen bir günde bir kitabı bitiriyordu. Çalıştığının bile farkında değildi. Çalışarak değil okuyarak geçiyordu günler ona göre. Üniversitenin acısını da unutturmuştu kitaplar ona. Ama aklına geldiğinde de içi sızlıyordu. Okuyordu, yazıyordu kafasına takmamaya çalışıyordu ama şeytan günden güne daha da acımasızlaşıyordu. Gündüz işte cennetteydi. Gece olduğunda şeytanın azabı başlıyor ve evleri cehenneme dönüyordu. Maviş hala direniyordu boşanmamak için. Elalem ne derdi sonra. Çocuğum, ailem deyip katlanıyordu tarifsiz acılara. Ama Tanrı öyle büyük bir darbe indirdi ki bir gecede kararını verdi. Bu iş bitmişti. Kararından vazgeçiremedi onu hiç bir şey. 11 yıllık evliliğini bir gecede bitirdi.
 
Tanrı'nın verdiği süre dolmuştu. İki yıl önce kendi işini de kurmuştu zaten. Korkacağı hiç bir şey yoktu. Dediğini yaptı ve sevinç gözyaşları içinde boşandı. Üstünden büyük bir yük kalkmıştı sanki. Coşkuyla yaşamaya başlamıştı. Üniversite okuyamamanın acısı hala içindeydi. Çok kitap okuduğu için gelen giden öğretmen zannederdi onu ve sorarlardı ne mezunusunuz diye. Lise mezunuyum derken yüreği sızlardı. Hem çalışıp hem okuyacaktı. Kızına da örnek olması gerekirdi. Oku kızım demeye yüzü olurdu. Halkla ilşikiler bölümünü okudu. Yıllar sonra ders çalışmaktan çok büyük keyif aldı. Keyfini çıkara çıkara okudu. Kitap yazmak istiyordu. Güçlü kadınları anlatan bir çok kitap okumuştu ve kendisinin de güçlü bir kadın olduğunu biliyordu. Kafasına koyduğu şeyi er geç yapacak güce sahipti. Hayallerine bir yenisi daha eklenmişti. Böyle bir istek oluşmuştu eşinden ayrılıp ruhsal ve zihinsel olarak rahatlayınca. Onun bu hayalini destekleyen biri de vardı üstelik. "Evlenince sana bir de oda yaparım teras katında. Kitaplığın, kitapların ve çalışma masan olur orda. Kimse seni rahatsız etmez kitabını yazarsın" demiş ve daha bir çok hayaller kurdurmuştu ona. Asla olmayacak hayaller.
 
Çocukluk hayaliydi Maviş'in bir kitaplığının olması. Evinde hala bir kitaplığı olmamıştı. İşyerindeki kitaplığında dururdu kitaplarının çoğu. Okuyacak bir şey bulamayınca tekrar tekrar okurdu. Kitaplık hayali büyümüş çalışma odası hayaline dönüşmüştü. Yine kıskıvrak yakalanmıştı hayallerinden. Varolan çocukluk hayallerine yeni pırılıtılı hayaller de eklenmişti. Ve hayaller yine bir kahramana yüklenmişti. Bulutların üstünde, ayakları yere basmaz halde yaptı ikinci evliliğini. Gerçeklerle yüzyüze gelip yere çakılması uzun sürmedi. Bu kez de aşırı dindarların toplu halde yaşadığı bir çevrede yaşamaya başladı. Kendisi dışında herkes türbanlıydı neredeyse. Türbanlı bile çok azdı. Kara çarşaflıydı çoğu. Aklına hayaline getirmediği bir zihniyetin hakim olduğu bir yaşamın içine düşmüştü birden. Önce işyerini kapattırdı eşi. Ciğerini söküp atar gibi ayrıldı işyerinden. Çok düşündü evliliğime mi son versem işime mi diye. Evliliğine son vermek istedi. İşi onun cennetiydi. O da elinden alınırsa tamamen cehenneme dönecekti hayatı. Boşanma davasını açtı ama evliliğini kurtarmaya karar verdi. İlki neyse ama ikinci bir boşanma hiç hoş karşılanmazdı. Elalem ne derdi. Vazgeçti boşanmaktan. O evliliğini kurtarmayı düşünmüştü ama ekonomik özgürlüğüde elinden gittikten sonra iyice kapana kısılmış hissediyordu kendini. İlk evliliğini bitirip ikinci evliliğini yapana kadar rahat yaşamış ve Tanrı'yı aramayı bırakmıştı. Ama dua etmeyi ve şükretmeyi asla unutmamıştı. Varolduğunu biliyordu Tanrı'nın ama bulamayacağına karar vermişti. Tanrı aramasını istiyordu. Bulmasını istiyordu. Maviş'i kapatmıştı yine kafese ve hatırlatmıştı kendini. Sorular başlamıştı yine. "Tanrı'm neden. Beni neden buraya attın. Kimseye bir kötülük yapmadım. Kendimi unutup hayatımı başkalarına adadım. Senin istediğin gibi biri oldum. Yalan söylemedim. Kimsenin hakkını yemedim. Elimden geldiği kadar ihtiyacı olanlara iyilik yaptım. Böyle mi olmalıydı benim mükafatım" diyerek günlerini geçirmeye başlamıştı. Çok üzüldüğü günlerden bir gün kimseye yaranılmayacağına karar verdi. Kendi sevdiği, kendi yararına olan şeyleri yapacak, olan biten hiç bir şeyi kafasına takmadan, ortama da uyum sağlamaya çalışarak yaşayacaktı. Yeni bir savaş başlıyordu. Herkesin kolaylıkla her gün yaptığı şeyler için savaşmak zorundaydı. Yürüyüş yapmaya başladı evinin çok yakınında. Beşyüz adımlık bir yolu on kere gidip geliyordu ve onbin adım atıyordu günde. Bu inanılmaz rahatlatmıştı onu. Her gün yapma gitme diye karşısına dikilenler olsa da dinlemiyor ve çekip gidiyordu. Bir süre sonra kabullendi bunu ordakiler. Bu savaşı kazanmıştı. Sağlıklı beslenecekti. Bunun içinde vermesi gereken bir savaş vardı. Akşamları salata yemek istiyordu sadece ve bu sorun oluyordu. Ama direnmiş ve bunu da kabul ettirmişti. Bir de Robin Sharma ' nın Ferrasini Satan Bilge adlı kitabını bir gazetenin promosyonu olarak almış ve okumaya başlamıştı. Kitaptan okuduklarını da uyguluyordu hergün. Spor ve sağlıklı beslenmeyle bedeni, kitapta verilen uygulamalarla da zihni temizleniyordu. Müthiş hafiflemiş hissediyordu kendini. Evlerine bir kaç günlüğüne gelen bir misafirde Sahaya Yoga adlı bir yoga kitabı görmüştü ve içindekiler çok ilgisini çekmişti. Hemen kendisi için bir fotokopisini almıştı kitabın. Sabah saat 05 :00 te kalkıyor yoga, meditasyon ve zihin temizliği uygulamaları yapıyordu. Hem de deli gibi. O kadar iyi hissediyordu ki kendini. Yaşadığı ortamın bütün gerilimlerine rağmen coşkuyla uyanıyor ve coşkuyla başlıyordu yeni güne. Çok iyi anlamıştı artık yaşamı sevmenin yolu kendini sevmekten geçiyordu. Ve insan ancak kendi kendini mutlu edebiliyordu. Bugüne kadar başkaları için yaptıklarına karşılık hiç kimseden bir Allah razı olsun sözcüğü bile duymamıştı. Üstüne üstlük yapmasaydın bile denilmişti. Yaptıkları görmezden gelinmişti. Kızardı önceden kendini seven ve kendini mutlu eden insanlara. Ama doğrusu buydu anlamıştı artık. İhtiyacı olan herkese yardım edecekti yine ama bir sınırı olacaktı. Çok zor olsa da bir yandan kendi dünyasını bir yandan da içinde bulunduğu sosyal dünyayı birlikte yürütmeyi başarmıştı. Yaptıklarını hoş karşılamayanlar vardı ama onları da duymamayı ve görmemeyi öğrenmişti. İçindeki sesi de iyice duyar olmuştu. O ses söylemişti ona kendini sev, spor yap, sağlıklı beslen, o kitabı al ve oku, yoga yap diye. Karar vermesi gereken bir durum olduğunda net bir şekilde içinden aşağılardan gelen o sesi kendi içinde başkası konuşuyormuş gibi duyuyordu. Bunu defalarca yaşamıştı. "O ses Tanrı'nın sesi olabilir miydi? O içimizde miydi?" Diye sık sık düşünüyor ve korkuyordu bu düşüncesinden. Savuşturuyordu bu düşünceyi hemen. Birileri beni duysa kafayı iyice yedi artık der. Yoksa gerçekten kafayı mı yiyorum diye düşünüyordu. Ama o sesi de ihmal etmiyordu artık. O hep olması gerekeni söylüyordu çünkü. O sesi dinleyip kendini sevmeye başlayınca yaşamı da sever olmuştu çünkü. Yaşamı sevmeye başlamıştı ama apar topar iki ay içinde annesini beyin ve akciğer kanserinden kaybedince allak bullak oldu dünyası. Günlük yürüyüşlerini yaparken isyan ediyordu Tanrı'ya da bir yandan. "Neden benim annem? Neden yine ben? Savaşarak ve uğraşarak kurduğum kendi dünyamı şimdi de böyle mi yıkacaksın. Geç de olsa yakaladığım coşkuyu elimden böyle mi alacaksın? Annemden daha kötülerini çok yaşattın. İyi yaşattın. Anneme neden kıydın? Adaletin nerde senin?" Deyip Tanrı'ya isyan ediyordu. "Elalem ne der diye canıma okudun, istediğimi giydirmedin, istediğim yere göndermedin bak öldün gittin. Bana yaptığın yalnışları ancak şimdi görüyorsundur" deyip annesine isyan ediyordu. Bir saat salya sümük içi dışına çıkana kadar ağlıyordu.
 
Bir gün artık yeter dedi. Kötü insan olmaya karar verdi. Annesi iyi insan olmuştu da ne olmuştu. Erkenden ölüp gitmişti. Çocuklukluğundan beri babasından hep iyiliği, doğruluğu, adaleti dinleyerek iyi insan olmaya çalışmışlardı da ne olmuştu. İyiler kaybediyordu bu açıkça ortadaydı. Kötü insan olacaktı. İyi ve uzun yaşayacaktı. Büyük kızını da kendisi gibi anne ve babası iyi ve sevgi dolu yetiştirmişlerdi ama küçük kızını düzenin insanı yapacaktı. Bu kararı verince Tanrı'dan annesinin ölümünün intikamını almış kadar rahatladı.
 
Ertesi gün yürüyüşte dinlediği Ayşe Özgün'ün radyo programında şöyle bir anons duydu. "Yarın ki programın konuğu Işık Menderes. Konumuz reenkarnasyon." Oldum olası ilgi duyardı reenkarnasyona. Annesini düşündü bir an. Tekrar gelip iyi bir yaşam sürebilir miydi ki? Bunu öğrenirse daha da rahatlayacağını düşündü. O gün yürüyüşe çıkmadı ve programı dinlemeye başladı. Çok ilginç geldi konuşulanlar. Tanrı içimizde dedi bir ara Işık Menderes. Bunu duyunca telefonla bağlandı programa. "O sesi uzun bir zamandan beri duyuyorum içimde ama Tanrı'nın sesi olduğunu düşündüğümde korkuyorum" dedi. Korkmamasını ve o sesi kendisine rehber etmesini söyledi. Bu sesi duyabildiği için çok şanslı olduğunu da ekledi. İlk kez şanslısın diyen biri çıkmıştı ve ilk kez kendini şanslı hissetmişti. Bütün bir program telefon konuşmasıyla geçti. Kitaplığından ve kitap yazmak istediğinden bile bahsetti Maviş. "İçimde beni yazmaya zorlayan bir şey var ama ne yazacağımı bilmiyorum. Hayatımı yazacaktım vazgeçtim" dedi. Bir tohumun çiçeğe dönüşmesi için zaman gereklidir. Sen de acele etme ve zamanını bekle" dedi. Radikal gazetesi arşivindeki yazılarını internetten bulup okumasını söyledi. Daha bir çok konuda konuştular Işık Menderes'le. Soracağı daha bir çok sorusu vardı Maviş'in ama programın saati dolmuştu. Bu konuşma bir çok şeyin anlamını değiştirmişti. Işık Menderes'in söyledikleri kadar yazıları da onda farkındalıklar kazandırmaya başlamıştı. Kötü olmaktan vazgeçmiş ve bilmeden yaptığı bir çok iyi şeyi iyi ki yapmışım demeye başlamıştı. Ölümün bile anlamı değişmiş, annesinin sadece bedeninin öldüğünü ruhunun ise dünya değiştirdiğinin bilincine varmıştı. Bir hafta sonra yine radyoya konuk oldu Işık Menderes ve yine katıldı Maviş. Yine çok güzel ve farkındalık dolu bir konuşma yaptılar. Bu programdan sonra bütün bildikleri sıfırlanıyor ve yerine yenileri konuyordu artık. Hızlı ama zor bir süreç başlamıştı. Altından yalnız kalkabilecek miydi? "İçindeki ses seni yönlendirecek" demişti Işık Menderes. Aldığı her yeni bilgiyi sorguluyordu. İçindeki sesten onay gelinceye kadar yeni bilgi eskisiyle savaşıyordu sanki. Dua etmeye başlamıştı yine Tanrı'ya. Benim gibi düşünen en azından bir arkadaşım olsa ve onunla bu konularda bir şeyler paylaşabilsem diye.
 
Radyo dinlediği bir gün Ayşe Özgün ' ün konuğu olmuştu sevgili Nil Gün. Işık Menderes'le aynı konulardan bahsediyordu üstelik. Çok uğraştı ama yoğunluktan dolayı bağlanamadı bir türlü telefona. Programı can kulağıyla dinledi. Kendi öğrendiklerini söylenenlerle pekiştirdi. Rahatlıyordu öğrendiği bir bilgiyi bir başkasından da ikinci kez duyduğunda. Daha bir emin oluyordu sanki. Sevgili Nil Gün'ün bazı kitaplarını severek okumuştu. Düşünce gücü ve NLP ilgisini çeken bir konuydu ama bunun Tanrı'yla bir bağını kuramamıştı o zamanlar. Sevgili Nil Gün program bitiminde http://www.kuraldışı.com/ adlı internet sitesi adresini vermişti. Hemen açtı. İstediği olmuştu. Kendisi gibi düşünen ve inanan insanların bulunduğu, bilginin paylaşıldığı içten samimi bir siteydi. "Beni duyuyorsun, seviyorsun, istediğimi veriyorsun artık" diye şükretti Tanrı'ya. Kendisi Tanrı'nın sözünü dinlemeye başladığından beri Tanrı'da onun sözünü dinler olmuştu.

Günler artık kuraldışı ile başlıyor ve kuraldışı ile bitiyordu. Yorum da yazıyordu bazı yazılara. Kuraldışı'nda bir yazı gördü bir gün. Genç kalemlere bir çağrı vardı. Yazdıklarınızı paylaşın diyordu editör sevgili Dilek. Bir kaç gün Işık Menderes'in söylediği sözü düşündü. "Tohumun çiçeğe dönüşmesini bekle" demişti. Ya zamanı değilse diye yazamadı bir süre. Ama denemeye karar verdi. Zamanı değilse yayınlamazlardı ve anlamış olurdu böylece. Bedeni kafesteydi ama artık ruhunu müthiş özgür hissediyordu. Gerçek özgürlük buydu. Bunu yazdı önce. Ve bu ilk yazısı sevgili Nil Gün'ün yazısının altında yayınlandı. Bu inanılacak gibi değildi. Kimseyle paylaşamadı bu sevincini. Gizli gizli yazıyordu çünkü. İçinden geldikçe de yazdı. Daha çok okumak ve daha çok yazmak istedi. Bilgisayar başında geçirdiği zamanların çokluğu dikkat çekti ve yanlış yorumlandı. Söylemek zorunda kaldı yazı yazdığını. Zaman geldi okuması zaman geldi yazması sorun yarattı. "Sen gittikçe gelişiyorsun ben sana yetişemiyorum. Sen gelişmeyi bırak ki aradaki mesafe kapansın" deyip okumasını ve yazmasını yasakladı eşi. Bıraksa da mesafenin kapanmasına imkan yoktu. İstese de bırakamazdı artık. Yine tercihe zorlandı. Ama bu kez geçmişten aldığı dersi unutmadı. İşini -cennetini- bırakmıştı ama yine de evliliğini kurtaramamıştı. Tanrı ona cenneti tekrar vermişti. Bu kez kendini -cennetini- kurtarmayı seçti. Çünkü biliyordu ki canını da verse evliliğini kurtaramazdı. Yarattığı büyük ya da küçük bütün mutluluklar elinden alınıyor ve tercihe zorlanıyordu. Artık yeter dedi. Bütün hayalleri yine askıda kalmıştı. Ama sonunda Tanrı'yı bulmuştu. Bu Maviş'in yirmi yılına mal olmuştu.
 
Artık şunu da çok iyi biliyordu. Hayaller hiç kimsenin sırtına yüklenmemeliydi. Kendi hayallerinin ve hayatının sorumlusuydu. Yaptıklarının da yapamadıklarının da sorumlusu kendisiydi. Yaptıklarına şükredip yapamadıkları için kolları sıvama ve hayatın yakasına kendisi için asılma vakti gelmişti. Işık Menderes'in ilk programda söylediği söz onun bütün gücünü ayaklandırıyordu. ''Tanrı'm, hiç bir şey beni korkutamaz. Hayatımın rehberi sensin.'' Hayatının rehberi hep onunlaydı aslında. Kendini bildi bileli o hep onu uyarmıştı. Ama o hep tersini yapmıştı. Tanrı onu ne kadar çok seviyordu. Hep doğruyu göstermişti. Ama yanlışı yapan kendisiydi. Suçlamalarda sona ermişti. İlk evliliğini annesinin baskısı yüzünden yaptığını düşünür ve onu suçlardı. Bu suçlama egosunu tatmin etmezse Tanrı'yı suçlardı. Ve rahatlardı. Oysa ki O hep yanındaydı ve doğruyu göstermişti. Üniversite sınavının ikinci aşamasında hiç bir soru yapma demişti ilk evleneceği kahramanı ona. Nasıl olsa sonra ben seni okutacağım. Sınava gideceği gün gazetede bir yazı vardı. Yazı da ilk kahramanı tarif ediliyordu ve bu huylara sahipse sevdiğiniz erkek evlenmekten vazgeçin deniliyordu. Tüyleri diken diken olmuştu ve bırakmıştı gazeteyi hemen elinden. Görmezden gelmişti. Bu Tanrı'nın rehberliği değil miydi işte. Ama bile bile dinlememişti. Bunun gibi daha bir çok şeyin farkındaydı artık. Kitaplığı olmamıştı henüz. Kitabını da yazamamıştı. Ama kendisi bir kitaba dönüşmüştü. Bilginin en doyurucusunu veren ve en önce okunması gereken kitap oydu. Satır satır kendisini okumak istiyordu artık. Satır satır okuyup kendi yolunda yürümek istiyordu. Bu hiç zor değildi. Zor olan başkasının yolunda başkasının inançlarıyla yürümekti.
 
Maviş artık kendi evinde. Kitaplığını koyacağı duvarı belirledi. Çizimini de kendisi yaptı ve Tanrı'ya bildirdi. Biliyor ki zamanı geldiğinde olacak. Hem de kendi hayalini kendisi gerçekleştirmiş olacak. Önce kendini okuyacak. Hem de adam akıllı. Sonra da kitabını yazacak. Biliyor ki bunlar olacak. Ne istedi de olmadı ki. İyi ya da kötü olanlar hep onun istedikleri değil miydi?
 
Tanrı'yı aramasına sebep olan, bulmasına sebep olan, iyi veya kötü, bütün şartları yaratanlara teşekkür ediyor ve iyi ki vardınız diyor.
 
Aziz Nesin'e teşekkür ediyor. Onu tam olarak anlamasa da kafasında yerleşmiş olan ak sakallı dede formunun Tanrı olmadığını anlamasına sebep olduğu için.
 
Tam kötülüğe teslim olacağı sırada Tanrı'nın kullandığı yüce insanlara; Sevgili Ayşe Özgün'ün, sevgili Işık Menderes'in, sevgili Nil Gün'ün önlerinde saygıyla eğiliyor. "Siz bilmeseniz de çok şey yaptınız. Benim için çok önemlisiniz" diyor.
 
Tanrı'ya onu bulmasını, bilmesini, duymasını, hissetmesini istediği için ve bunu sağladığı için minnettar.
 
Bu yazıyı okuyanlara da, "hayallerinizi kimsenin sırtına yüklemeyin. Evlilikler hayallerin gerçekleşmesine açılan bir kapı değil. Hayallerinizi sadece ve sadece siz gerçekleştirebilirsiniz. Kocanız ya da karınız bile olsa, el elin eşeğini türkü söyleyerek arıyor" diyor.
 
 
...

6 Nisan 2010 Salı

BİLGE'CE




















"Açılır BÜTÜN kapılar; açılırsa BÜTÜN'ü gören gönül gözün." Hülya Bilge GÜLTEKİN


...

31 Mart 2010 Çarşamba

Yalnızlığın Dili




















Çocukluktan gelen bir alışkanlığım vardı. Bayılırdım herkes uyuduktan, el ayak çekildikten sonra kalkıp geceyi ve yalnızlığı yaşamaya. Her şeyin keyfi iki katına çıkardı sanki yalnızlığımda.

Kitap okumak, gökyüzünü seyretmek, rüzgarın veya yağmurun sesini dinlemek, yaz gecelerinde kurbağaların ve ağustos böceklerinin haykırışlarında sebep aramak ve kendimi dinlemek. Nasıl haz verirdi bunlar bana anlatamam. Dünyayı avuçlarımın içine almış hissine kapılırdım. Yalnız kalıp kendimi ve geceyi dinlemezsem, yaşamazsam o günü yaşanmamış sayardım. Bu alışkanlığım kendimi bildim bileli sürdü. Hala da sürüyor ve sürecek de.


Anlam veremedi aynı evi paylaştığım insanlar buna. Anlam aramadım ben de bu alışkanlığımda. Sadece huzurlu, kuşlar gibi hafif ve özgür hissediyordum kendimi.


Çocukluğumdan beri üzerime kapatılmaya çalışılan demir kafesle olan mücadelem herkes uyuduğunda son buluyor ve onlar uyanana kadar özgürlüğümün tadını çıkarıyordum. Uzun zaman bunun; bu olduğunun farkına varamamış olsam da.

Şimdi yalnızım. Geç kalmış da olsam; o demir kafesi acımasızca üzerime kapatmaya çalışan hiç kimse yok.


Bu demir kafesler zincirini geç de olsa kırmayı başardım.
Zincirin ilk halkasını -nur içinde yatsın- annem oluşturmuştu. Elalem ne der, zihniyeti yüzünden yapmadığını bırakmamıştı bana. Kitap okudum dayak yedim. Ama yine okudum. Pantolon giydim dayak yedim. Ama yine giydim. Müzik dinledim, dans ettim, dayak yedim. Ama yine yaptım.


İyi ki yapmışım.


Keşke daha çok dayak yeseydim de yapmadığım daha bir çok şeyi yapsaydım. Zinciri oluşmadan kırabilseydim. Kırabilseydim de bilinçaltıma yerleşmeseydi baskıya dair hiç bir kodlama. Bilinçaltıma dolan bu korkuyla bana demirden kafesi giydirmeye çalışan insanları çekmeseydim kendi hayatıma. Her defasında kırılması daha da zor bir halka eklemeseydim zincire.


Zincirin son ve en güçlü halkası da kırıldı.
Yalnız ve baskısız bir hayatı bilinçaltıma kendim kodladım ve yarattım en sonunda. Şimdi yalnızım. Kendimle başbaşayım. Korkulara, kaygılara, kine ve nefrete, endişeye, pişmanlıklara yer yok yalnızlığımda. Kıyamam yalnızlığımı bu düşük frekanslı duygulara kurban etmeye. Onu çok zor elde ettim ve büyük bedeller ödedim.


Yalnızlığımda ve sessizliğimde kendimi her gün yeniden keşfediyorum.


Her gün önce hayata şükrediyorum. "Olması gereken tam da bu. Ruhumun istediği özgürlük bu işte" diyorum. Ve "sen bunu başardın Hülya" deyip kendi elimi sıkıyorum.


Yalnızlık ruhun kendisi için alan yaratmasıdır. Yalnızlıktan korkanlara ve yalnızlığı sevmeyenlere hayret etmişimdir hep. Ama artık biliyorum ki onlar kendileriyle yüzleşmekten korkuyorlar. Yalnız kalıp hayatlarına dair sorgulamalar yapıp kendini kötü hissetmektense, kalabalıkta olup onları uyaran iç seslerini bastırmayı yeğliyorlar.


Yalnızlığın içinde paha biçilmez armağanlar saklı ve yalnız kalma korkusunu aşıp bunları alabilen çok az.


Yalnızlık ağlatır bazen. Bazen güldürür. Bazen dansettirir. Bazen delirtir.


Ruhun duygu dünyasında ki gezintisidir bu.


Size bir şeyler anlatmaya çalışıyordur ruhunuz. O'na bir soru sormuşsunuzdur ve cevabı vermek için dikkatinizi çekmeye çalışıyordur.


Ustalığınıza göre yaşadığınız patlamayı değerlendirip alırsınız içindeki armağanı... Ağlıyorken birden gülmeye başlarsınız. Dansederken beklediğiniz çözüm fikri bir ampul misali yanar kafanızın içinde. Durup "işte aradığım bu" dersiniz ve daha çılgınca devam edersiniz dansınıza. Bir deli bir akıllı olursunuz. Ama her şeyin bir çözümü olduğunu da çok iyi öğrenirsiniz.


Yalnız olmayı inanılmaz seviyorum. Yalnızlığımda benim içimden çıkan bütün benleri seviyorum. Kendimi seviyorum.


" Okumak öğrenmeye yol açar ama dehanın okulu yalnızlıktır.'' demiş Alex Browning.


Kalabalıklar içinde de olsanız kendi yalnız alanınızı oluşturun. Ruhunuzun buna çok ihtiyacı var. O sizinle konuşmak istiyor. Durun ve dinleyin. Dahi olamayabilirsiniz belki ama huzur bulursunuz. Huzur, elde edilen en büyük başarı değil midir ki?


...

20 Mart 2010 Cumartesi

Aydınlanma




















Ummaktan vazgeçtiğiniz zaman herşeye sahip olursunuz.
Ne denli az şeyiniz kalırsa,kaygılanacak o kadar az şeyiniz olur.
Bütün nesneler bir tek özden yapılmıştır, ama buna rağmen farklı tesirler altında aldıkları biçimlere göre birbirinden farklı olmaktadırlar. Kendilerini biçimlendirdikleri gibi hareket etmekte ve hareket ettikleri gibi olmaktadırlar. Fakat şayet doğru yaşayan ve karakteri sağlam bir arkadaş bulamazsa, daha iyisi yanlız yürüsün.Tıpkı saltanat ve hükümet dertlerini arkasında bırakıp, ormanda yanlız bir fil misali hayat yaşayan bir kral gibi.
Benlik her türlü düşmanlığın, haksızlığın, iftiranın, arsızlığın, hırsızlığın, soygunculuğun, zûlmün ve kan dökmenin başlangıcıdır.
Bir şeyi anlamak o şeyi bağışlamak demektir.
Önce kendi gideceğin yolu öğren, sonra öğretmeye kalk. Kendine bir ışık ol, kendi hakikatının içine doğru tut.
İnsanlar arasında nehri geçip karşı kıyıya ulaşan azdır. Büyük bir çoğunluk nehrin kıyısında bir aşağı bir yukarı doğru koşup durur.
Formlar, benlik/ruh değildir; algılama benlik değildir, kavrayışlar benlik değildir, mental oluşumlar ve hisler de "ben" değildir, hiçbiri "ben"/"ruh" değildir, bunların hepsi değişime tabiidir ve kalıcı değildir. Nedensellik, etkileşim, koşullar ve ayırt edici algılama...Dört büyük element bunlardandır.
Fiziksel objelerin aslında kendilerinden gerçekliklerinin olmadığını öğretiyorum, bunların ancak zihnin ürünleri olduğunu söylüyorum, aslında hepsi bir hayaldir. Bunların duyularla algılandığı ve ayırt edildiği doğrudur fakat aslında diğer yandan hiçbirinin kendiliğinden kendi doğaları, gerçeklikleri yoktur. Onlar gerçekte görülmüyorlar ama zihin tarafından ‘tasarımlanıyorlar’. Bir bakıma kavranabiliyorlar ama bir bakıma da gerçekte kavranamıyorlar.
Nefret hiçbir zaman nefretle yok edilemez. Nefret sevgiyle yok edilir bu ölümsüz kanundur. Öfkeyi sevgiyle, kötülüğü iyilikle yen. Açgözlülüğü cömertlikle, yalanı gerçekle yen. Hınca hınçla cevap verilirse, hınç ortadan kalkar mı?
Uykuda yaşayan insanı uyandırmak için belirli şartların yerine getirilmesi gerekir. Belirli şartlar sağlanamazsa farkındalık oluşmaz. İnsan isimlere, formlara ve maddesel dünyaya bağlanır ve onların zihnin bir yanılsaması olduğunu, zihinde oluştuğunu unutur ve hata yapar böylece zihnin özgürlüğü engellenmiş olur.
Bizim olan her şey düşüncelerimiz sonucundadır. Düşüncelerimizde kurulur,düşüncelerimizde oluşur. Eğer bir kimse kötü düşünceyle konuşur ya da davranırsa onu tıpkı tekerleğin kağnı çeken bir öküzü izlemesi gibi, acı izler.
Nedensellikler, zerreler, en küçük şeyler, madde, fiziksellikler hepsi gerçekte zihinde oluşan, zihnin oluşturduğu şeylerdir.
Sizi kendinizden başka hiç kimse kurtaramaz. Kendi kendinize ışık olun. Bir şeye sırf kulaktan duydunuz diye körü körüne inanmayın, birkaç kuşaktan beri itibar görüyorlar diye, geleneklerin de doğru olduğuna inanmayın. Sırf hocalarınızın ya da rahiplerin otoritesine dayanıyor diye hiçbir şeye inanmayın. Ancak bizzat hissettiğiniz, denediğiniz ve doğru olarak kabul ettiğiniz, kendinizin ve başkalarının hayrına olan şeylere inanın ve tutumunuzu onlara uydurun. Bu dünyayı bir hava kabarcığı bir serap gibi düşün. Dünyayı böyle gören kişiyi ölüm görmez. Damı basit yapılmış bir eve yağmur dolması gibi, derin düşünmeyen beyine de tutku öyle dolar. Derin düşünen bilge kişinin tek bir günlük yaşamı, bilgisiz ve kontrolsüz kişinin bütün bir yaşamından daha değerlidir. Nasıl ki okçu okların düz olmasına özen gösterir,usta da dağınık düşüncelerini öyle toparlayıp yönlendirir. Kimse 'nasıl olsa bana zararı dokunmaz' diyerek küçücük de olsa kötülük düşünmesin. Su damlalarının damlaya damlaya su kabını doldurması gibi, budala kimse de azar azar toplayarak kendini kötülükle doldurur.
Gökten altın yağsa insanın arzuları doyurulamaz.
İsteğin küçük bir zevk verdiğini ve aslında acıya neden olduğunu bilen kişi, bilge kişidir.
Bizden nefret edenlerden nefret etmeden yaşayalım. Gelin, bizden nefret edenler arasında nefretten kurtulmuş olarak yaşayalım.
Sağlık en büyük hediyedir, doyumluluk en büyük zenginlik, güven en iyi akrabalıktır. Nirvana ise en büyük mutluluk.
Başkalarının kusurları kolayca görülür ama kendi kusurumuz görülmez; kişi komşusunun kusurlarını ayıklar bulur, kendi kusurlarını ise kumarda hile ile zar saklar gibi saklar.
Yaşayan varlıkların hepsi; zayıf, güçlü, uzun, kısa, büyük, orta veya küçük görünen, görünmeyen; doğmuş olan veya doğmakta olan, hepsi mutlu olsun! Kimse kimseyi aldatmasın, kimse kimseyi küçümsemesin, kimse kimseye öfke ile darılma ile zarar vermek istemesin.
Geçmişte kim olduğunu bilmek istiyorsan, şu an kim olduğuna bak. Kim olacağını bilmek istiyorsan, ne yaptığına bak.
Aklınla ve sağlıklı zihninle uzlaşmıyorsa hiçbir şeye inanma, onu ben demiş olsam bile.
Kin taşımak yanan bir kömür parçasını başkasına atmak için eline almak gibidir. Sadece kendini yakarsın. Bırakmayı öğren. Mutluluğun anahtarı budur.
Övmek veya yermek bilge kişinin dengesini bozamaz.
Bir derdin varsa, derman bulmaya çalış; bulamıyorsan da, onu dert etme.
Buddha denizinin kıyıları yoktur. Bu dünyayı yaratan, zihninizdir.
Ne anne, ne baba ne de herhangi bir akraba insana iyi yönetilen bir akıldan daha fazla yararlı olabilir.
Bir kişinin kendi kendini yenerek kazandığı zafer, bir başkasının savaşta bin kişiyi bin kez yenerek kazandığı zaferden daha iyidir.
Bütün biçimler gerçek dışıdır, bunu idrak edebilen kişi acılara tepki vermez; işte bu saflık yoludur.
Varlığın öteki kıyısına vardığında önce, sonra ve ortada olandan vazgeç.
Öfkeniz yüzünden cezalandırılmayacaksınız, öfkeniz tarafından cezalandırılacaksınız.
İnsan hayatı aslında acılardan ibarettir; bu acıların sebebi bencil ve doymak bilmez isteklerdir; insanın bencilliği ve istekleri sona erdirilebilir; sonuçta bütün bu doymak bilmez arzu ve iştah ortadan kaldırıldığında, ulaşılan durum nirvana olarak adlandırılır.
Bencillik ve isteklerden kaçışın yöntemi,
"Sekiz Katlı Asil Yol" diye adlandırılır:
1-Doğru görüş,
2-Doğru niyet,
3-Doğru konuşma,
4-Doğru hareket,
5-Doğru geçim kaynağı,
6-Doğru çaba,
7-Doğru düşünme,
8- Doğru meditasyon...


...

(alıntı)

...

19 Mart 2010 Cuma

BİLGE'CE




















"Anlamsızlıkların içinden doğar ANLAM, anlamsızlaştıkça anlamı arar İNSAN."


...

17 Mart 2010 Çarşamba

"Ya Sabır"















Açlığa sabredersin adı "oruç" olur.
Acıya sabredersin adı "metanet" olur.
İnsanlara sabredersin adı "hoşgörü" olur.
Dileğe sabredersin adı "dua"olur.
Duygulara sabredersin adı "gözyaşı" olur.
Özleme sabredersin adı "hasret" olur.
Sevgiye sabredersin adı "AŞK" olur...


...


(Hz. Mevlana)

...

14 Mart 2010 Pazar

Sen! Kendin Ol!





















Kendini ikiye böldün. Duvarlar ördün. Bir yarını duvarlar ardına hapsettin. Bir yarını bir maskenin ardına gizleyip, maskeli balolarda maskeli insanlarla kendini avuttun.



Kendi yarattığın direnç duvarını yıkıp, kendi parçalarını birleştiremediğin için büyüyemedi sevdaların. Yarım kaldı aşkların. Tamamına ermedi mutlulukların.


Sen yine de kurnazlık ettiğini, kendini bu parçalanmışlıkla koruyup güvende tuttuğunu sandın. Küçük hesaplar yapıp kazandığını düşündün ama bilmediğin kadar büyük şeyler kaybettin.

Kendi özün hala o duvarların içinde gerçek sevgi için yanıp tutuşuyor.


Maskeli süvari dışarıda, maskeli baloda yaşamla olan dansını sahte gülümsemelerle yapıyor. Duvarların içinde ki kendi özünün - beni unutma - diyen haykırışları yüreğini burkuyor.


Duymak istemiyorsun.


Bastırıyorsun iç sesini kalabalık ve gürültüyle.

Ama yine de bilmediğin bir sızı oluyor yüreğinde. Dinmiyor bir türlü ne yaparsan yap. Hangi maskeyi takarsan tak.


Korkuların duvarları yıkıp, parçaları birleştirip, özgürleşmene engel oluyor. Mutlu olamıyorsun. Huzur bulamıyorsun.


Kendi özünü yaşamın dansıyla besleyemiyorsun.


Yaşamın içine katamıyorsun. Aç ve susuz süründürüyorsun. Onu görmezden gelip mutlu olmak için mucize insanlar arıyorsun kendi dışında.


Mucize orda.


Ördüğün duvarlar içinde, kendi özünde.


Korkma çıkar onu yaşam balosuna.


Maskelerinden kurtul. Parçalarını birleştir. Gerçek sen ol. Dans edecek kimseyi bulamazsın diye endişelenme.


Bu tehlikeyi göze al.


Senin maskesiz ve gerçek olduğunu gören biri mutlaka maskesini çıkaracaktır.


Sahte ve kalabalıkta olmaktansa kendin gibi, gerçek ve yalnız ol. Yoksa mucizeleri beklemekle geçer gider yaşamın.


Şunu da unutma sakın. Kendin olmak, varolmak çok da kolay bir şey değildir. Kolay olsaydı bunu herkes yapardı. Maskeler bir bir düşerdi. Kendin olmanın büyük zorlukları vardır. Büyük kayıpları vardır.


Önce seni herşeyinle çok sevdiğini sandığın en yakınına - sevgiline, eşine, hayat arkadaşına - karşı zorlu bir süreç başlar.


Sevdiğin insanın yanında kendin olamazsan kimin yanında olabilirsin ki? Önce ordan başlarsın. Maskeni bırakıp - ben buyum, özüm bu - dersin. Sana olan sevgisi gerçekse - özünden sevdiyse - bunu kaldırabilir. Büyür ve gelişir sevginiz.


Maskeli parçasıyla sevdiyse seni, maskesiz ve gerçek seni kabullenemez. Seni sevmesi için ona tıpatıp benzeyen maskeni takmaya zorlar seni. Sen takamazsın artık. O da çıkarıp atamaz. Ve kaçınılmaz sona ulaşırsınız. Bu kendin olmak için ödediğin ilk bedeldir.


Sonra diğer en yakınlarına sıra gelir. Ailenle olduğunda da kendin olmak istersin. Kanını, canını taşıdığın insanların yanında kendin olamazsan nerede, kimlerle kendin olabilirsin ki? Kendin gibi olmanın tadına varmışsındır. Bunu durduramazsın. Bir kez daha o zorlu süreci göze alırsın. Onların gerçekliği kadar, ya olduğun gibi kabul edilirsin ya da onları da kaybedersin.


Kendin olmanın özgürlüğü, varolmanın dayanılmaz hafifliği sonsuz mutluluğa ve huzura ulaştırmıştır artık seni.

Yürüdüğün yol budur artık. O yolda yalnızsındır. Ama kendinsindir. Bu yolda yürümek o kadar güzeldir ki bütün zorlukları göğüslemeye hazırsındır.

Yolun en başında daima en yakınların olur ve hepsi seni kendi yollarında yürümen için ısrararla geri döndürmeye çalışır. Kendin olma yolunun en zorlu etabıdır bu.


Sen direndikçe onlar da direnir.

Bu sana güç verir. Yolunun doğru olduğunu hissettirir.


Kendin olma yolunda yürüdükçe, karşılaştığın bütün dirençleri varolmak için bir fırsata dönüştürme ustası olup çıkarsın zamanla.

Kendin olursun.


Yalnız kalırsın. Ama çok iyi bilirsin ki yalnızlık O ' na mahsustur. Bir de O ' na yakın olmak isteyenlere. O yalnız olanlara daha çabuk ulaşır. Bazen O ' nu kendi çokluğunda bazen de hiçliğinde bulursun. Aradığın ve beklediğin mucize budur işte.


Duvarlarını yıkıp, maskelerini atıp, parçalarını birleştirip, bütünselliğini oluşturmaya başladığında kendi mucizeni yaratırsın.


...

10 Mart 2010 Çarşamba

BİLGE'CE



















"Önemli olan nerde doğup büyüdüğümüz değil, büyüdükçe ne tarafa yürüdüğümüzdür."


...

8 Mart 2010 Pazartesi

Kadın Deyip Geçmeyin




 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Kadın ve erkek...

Bir bütünün iki farklı ve birbirini tamamlayan parçaları...


Erkek ve kadını birbirinden farklı kılan, doğalarında, ruhlarında taşıdıkları enerjilerdir. Bu enerji meselesini hepimiz biliyoruz artık. Elektrik alamadım, enerjimiz tutmadı, aynı frekansta değiliz dedikleri şey bu işte.

Bu enerjiler tam anlamıyla yaşama sunulduğunda denge sağlanır. Ne yazık ki, bu denge binlerce yıl önce bozulmaya başladı. Denge bozulunca, ruhsal gelişim durdu. Dünya gittikçe karanlığa mahkum olmaya başladı.


Kadın ve erkeğin arasında ki en büyük sorun, erkeğin kadına yaptığı baskıdır. Kadının örtünmesiyle bilincinin de baskılar altına girmesi ve ruhsallığından uzaklaşması başladı.


Kadın bedeni maksatlı olarak küçük düşürüldü ve kadının bedeninden utanması sağlandı. Kadın fiziksel güçsüzlüğünden dolayı bu baskılara boyun eğdi, eğdikçe bilinci kat kat örtülerin altında gömüldü.


Kadının utanç ile örtünmesinin sağlanması sadece bedenini değil, kadına ait ruhu ve bilinci de kapattı. Kadının boyun eğdiği her baskı, bilincinde bir gerçeği daha örttü. Gelinen son nokta da, kadının bilincinde, bedeninde olduğundan çok daha fazla örtüler oluştu.




Dünyanın dengesini sağlayacak olan kadın ve erkek ruhu tam olarak sunulamadıkça yaşama, dünya bir anlamda nefessiz kaldı.


Suyu örnek vermek istiyorum. Suyun içindeki hidrojen ve oksijen ayrıldığında, ne oksijen ne de hidrojen suyun yerini tutmaz. Suyun sağladığı yararı sağlamaz evrene ve canlılara. Ancak iki hidrojen ve bir oksijen atomunun birleşmesi gerekir ki bir su molekülü oluşabilsin ve su evreni ve yaşamı besleyebilsin. Hidrojen ve oksijen atomları belli ölçüde birleşmeyince su oluşmuyorsa ve susuzluk evrenin dengesini bozuyorsa, kadın ve erkeğin hücrelerinde yüklü enerji evrene, dolayısıyla birbirlerine, belli ölçülerde sunulmadığında yaşamı tam anlamıyla besleyecek yaşam enerjisi oluşamıyor. Baskı ve yozlaşma ile bozulmuş enerjiler, işlevini yapamıyor. Enerji alışverişinin dengesizliği yüzünden oluşamayan ya da az oluşan yaşam enersiji azlığından, dünya ve insanlık nefes darlığı yaşamaya başlıyor.


Bu ruh birleşiminin tam olmayışı, insanlığın ruhsal gelişimini engelliyor. Bu da insanın hem kendi içinde hem de kendi dışında, kendini tamamlayacak olan parçasını bulmasına engel oluyor. Hiç bitmeyen bir yarımlık duygusuyla, çoğu kadın kadınlığını, çoğu erkekte erkekliğini yaşamadan, derin bir iç sızısıyla sürüyor yaşam.


Bilincini bir yığın örtüden ve baskılardan kurtaramayan kadın, bebeğini de kadın ruhunu tam anlamıyla kullanmadan büyütüyor. Kadın, bu ruhu yetiştirdiği çocuklarına tam olarak akıtamayınca çocuklar da ruhsuz ve kaba bir kişilikle büyüyorlar. Gün be gün kadının ruhunun ölümüyle ve bu dengeleyici ruhun eksikliğiyle büyüyor insanlığı oluşturan çocuklar. Ve dünya ruhsuz, kendini bulamamış ve dengesiz insanlar topluluğu haline geliyor.


Baskılarla kadın ruhu ve bilinci kapalı tutuldukça, hem dünyanın doğası hem de insanlığın doğası zarar görmeye devam ediyor...


Sonuç olarak bu dengesizlik, dünyada ruhsuz ve ahlaksız insanların, kötülüğün, karanlığın, nefretin çoğalmasına sebep oluyor...


Dünyayı değiştirmek istiyorsak, kadınlar, kadın gibi, ruhlarını, güzelliklerini, sevgi ve şefkatlerini, yaradanın onlara bahşettiği ve özlerinde taşıdıkları özelliklerini tam anlamıyla yaşamalı, yaşama sunmalı ve yaşamı dengelemelidirler. Bu hem kadını, hem erkeği, hem de dünyayı tamamlayacak ve doğallığına eriştirecektir...


Son günlerin en çok tartışılan konularından olan kadının giyimi hakkında da kendi fikrimi belirtmeden geçmeyeceğim.


Giyinmek, korku ile örtünmek olmamalıdır. Doğa şartlarına ve estetiğine uyumlu, herkesin kendine yakıştırdığı renkte ve ahenkte, kendini rahat hissettiği ve kendini rahatça ifade ettiği biçimde olmalıdır. Doğada ki güzelliğe ve uyuma, kendi içimizde taşıdığımız uyumu ve güzelliği, giydiklerimizle yansıtmak ve katmak olmalıdır. Doğal ve içsel güzelliği ve estetiği örtmemeli, ne çok kapalı ne de çok açık olmamalıdır. Çok kapanmak da çok açılmak da teşhirdir bana göre. İkisi de aynı ölçüde ama farklı yöne çekilen dikkatten öte bir durum değildir. Sokağa çıkan, mini etekli ve büstiyerli bir bayan ile, türbanının altında, eski mezar taşları büyüklüğünde anlamsız bir madde taşıyan, aşırı makyaj yapmış bir tesettürlünün hiç bir farkı yoktur benim nazarımda. İkisi de doğallıklarını, içsel güzelliklerini giyimlerinin, dış görünüşlerinin altına itiyorlardır...


Kadına yapılan her türlü zulme, baskıya, örtüye hayır diyorum ben. Annelerimizin doğallığına yakışan başörtülerinin önünde saygıyla eğilerek...


Kadına yapılan her yanlış, hem erkeğe hem de dünyaya yapılan yanlıştır. Bunu da üstüne basa basa bir kez daha belirtmek istiyorum...


Kadınlarımızın başını örtmelerine hiç bir sözüm yok, ama başlarıyla beraber bilinçlerini örtmeleri, kendileri ve yetişdirdiği çocuklar için, dolayısıyla ülkemiz ve dünya için büyük bir kayıp.


Annem de başı örtülü bir kadındı. Başını korkuyla ve başkaları için değil, sevgiyle kendisi için örterdi ama bilincini hem kendisi için hem biz çocukları için yaşadıkça açmaya çalışan bir kadındı.


Kadınlara verilen değerin gün geçtikçe azalmasına vereceğim bir örnekle tüm kadınlarımızın Dünya Kadınlar Günü'nü kutluyorum.


Cengiz Han; Komutanlarını eleştirirken toplantılarda eşini de yanında bulundururmuş.


Birgün, "Ben sizin HAN' ınızsam yanımdaki de benim HAN' ım ve benim sözümü dinleyeceksiniz, tıpkı ben, benim Han'ımın sözünü dikkate alıp saygı duyarak dinlediğim gibi..''


İddia böyle; HANIM kelimesi HAN dan geliyormuş.

Çok eskiden, Hanımlar, Hanların bile Han'ıymış.




...