28 Şubat 2010 Pazar

Denge ve Biriciklik
















İnsan toprağa ekilen bir tohum gibidir. Gün Işığına çıkıp (ne ise O olup) varoluşun tablosunda kendini ifade edebilmesi için, toprağın altında bir süre (kendisi olabilmesi için ihtiyacı olan zaman enerjisi) kalması, tohumun çatlaması için gereklidir..

Her tohum farklı iklimden geldiğinden, kabuğunu çatlatması için ihtiyaç duyacağı şartlar da farklıdır.

Fakat şu gerçektir ki, belirli bir süre sonra her tohum filiz verir ve topraktan başını kaldırır. İşte bu zamanda GÜN IŞIĞI önemlidir. Zamanı, ışığının zamanıdır.

Eğer ki tohum bahar geldiğinde filiz vermiyorsa (uyanmıyorsa) veya filizini toprakla örtme-örtülmesine izin verme eğilimindeyse ( uyanmışlık uykusundaysa) toprakta çürümeye ve bir sonraki baharın toprak maddesi olmaya yol alır.

Toprak vaktinde (bahar-kıyam-uyanma) ekilen tohum için Rahim-Doğum iken, vakti saati geçtiğinde filiz vermek yerine, toprakta kalmak isteyenler için Hiçlik-ölümdür.

Kısaca evrende her şey Denge Yasasının işlemesiyle açığa çıkabilmekte ve varlığını sürdürebilmektedir.

Ve evrensel her yasa, birbirinin içinde-dışında ve birbirini destekleyerek-tamamlayarak-basitçe dokuyarak Evrensel Matrixi oluşturur.

Evrendeki hiçbir şey Evrensel Matrixin dışında var olamaz. Her varlık Evrensel Matrixte ve Evrensel Yasaların dokusunda ve dokumasındadır. Evrensel yasalar dünyaya yansımış, yaşamın yasalarından başkası değildir.

Mesela; Tohumun çiçek olması, Süreçler Yasası içinde (çiçek olmak için geçen zaman); işleyen Denge Yasasının (çiçek olmak için gerekli su hava toprak v.s bileşenlerin gereklilik miktarı ve gereklilik süreleri) işlemesidir.

Fakat bundan önce işlemleri başlatan ilk yasa Özgür İrade Yasası ve Seçim Yasasıdır. Bir insanı düşünün, her iki yasada birlikte insanın iki kolu gibidir. İki yasanın birlikte kullanılması gerekir. Yasalardan birisi kullanılmıyormuş gibi olan yanılsamalarda, yasaları kullanmayanların veya yasaların farkındalığına eremeyenlerin yerine, varlığın kendi dışındaki başka güçler tarafından kullanılmaktadır.

Mevsim şimdi burada, dünya gezegeninde, bahar-uyanma mevsimi olduğundan, yasaların bilinmesi ve insanın; yüreğinde Ol’an gerçeğini gerçekleştirmesi yönünde kullanılması, çiçek olmak için elzemdir.

Kalbinin Yol’una sessizce yürüyen bir varlıkta;

Denge; -varlığın- kendisini bilmesidir. (tohum olduğunu ve filiz vereceğiniz ve hangi çiçeği açacağınızı bilme hali-bu koşulları-bileşenleri sağlama-yaratma).

Ol’ması ise; kendini gerçek kılmasıdır. (filiz vermesi ve çiçeğini açmasıdır. Bahçede yerini almasıdır). Ol’mak aynı zamanda evrensel yasaların üst versiyonlarının işlediği, kuantum alanına nüfuz edebilmektir.

Çiçeğin açması süreçinde; toprak, hava, iklim, bahçe, bahçevan, günışığı… v.s hepsi çiçeğin açması içindir.

Çiçek açtığında, çiçeğin açısıyla hepside (toprak, hava, su, v.s), kendisini gerçeklemiş Ol’ur.

Hepsi çiçeğin kokusunda, renginde ihtişamında ahengindedir. Çoşkusundadır.

Toprak, başka bir boyuttur ama çiçeğin gerçekliğinde de başka bir varoluşu gerçekler.

Çiçek Ol’mak başka bir boyuttur.

Çiçek Ol’mak, toprak Ol’maktan, hava Ol’maktan, gün Işığı (Güneş) Ol’maktan çok farklıdır.

Bu varoluş; toprak, hava, su için, çiçeğin varlığında gerçekleştirdikleri, hep Birlikte başka Bir Varoluştur.

Çiçek bir Sonuç ise, çiçeğin nazarından, Toprak hava su, çiçeğin açması için birlikte olabiliyorlarsa ve kendilerini çiçeğin varlığında eritip yeniden çiçekte başka bir şekilde Var olabiliyorlarsa anlamlıdır.

Çiçekte; toprak, hava, su, gün ışığı, hepside vardır. Ve bir şekilde, çiçeğinde -öncesi- toprakta havada sudadır. Ama çiçekte başka bir şey daha vardır.

Bu başka şey Çiçeğin, KENDİSİ OL’masıdır. Gül ise, gül Ol’masıdır. Lale ise, lale Ol’masıdır. Ne ise O Ol’masıdır. O’nun sonsuz düşünde, -kendisine- içkin kılınanı ifade etmesidir. Gül’e, gül olmak içkin kılındıysa ve gül, rengiyle kokusuyla, kendinde olan tüm özellikler ile büyüyüp açabiliyorsa; sonuç kendisidir. Gül’dür.

Havanın suyun, gün ışığının, kendilerinde bütün olmaları ve gerçek olmaları, başka varoluşları (boyutları) açığa çıkarmıştır. Çiçek gibi...

İnsanın kendinde; fiziğiyle, ruhuyla ve bilinciyle bütün Ol’ması; yine kendi varlığında çok daha başka bir boyutu açığa çıkaracaktır. Aynı şekilde insanın; diğerleriyle ve üzerinde yaşadığı dünya gezegeniyle denge ve uyum içinde olması da bambaşka varoluş boyutlarını açığa çıkaracaktır. Zamanlar insanın, Maya’larında dediği gibi bilinen zamanların bittiği yerdedir. Sonsuz zamanlarda olacağı ve kendisini Sonsuz Varoluş’un bahçesinde yerini alacağı zamanlardır. İnsan şimdi burada topraktan çıkmak üzeredir. Tohum çatlamıştır.

Toprak her ne kadar tohum için alışıldık ve sıcak bir yuva gibi olsada, tohum filiz vermek durumundadır.

Bu nedenle 2012 bizlerin varoluşun bahçesine ilk kez hep Birlikte İnsanlık olarak göz atacağımız ve komşu çiçeklerle merhabalaşacağımız zamanlardır. 2012 korku zamanı değil kutlama zamanıdır. 2012 nihayet kendimizi, kardeşimizi, varoluşumuzu bileceğimiz zamanlardır. Köklerimiz dünya toprağındadır. Dünyadayız. Dünya bizim yuvamız. Tıpkı ışığı ilk kez gören bir kör gibi gözlerimiz sonsuz bahçede çiçek açmaya filiz verirken ışıktan etkilenebilir. Alışmış olduğu karanlığa dalmak isteyebilir veya rahatsız olabilir. Bunlar geçici durumlardır. Yapmamız uygun olan, üzerimizdeki toprağı atmak ve yaşamımızda dünyadan kopmadan ve sonsuz bahçede filiz verdiğimizi unutmadan büyümeye devam etmektir. Büyümemizde denge yasasını işler kılmak ne olduğumuzu gerçekleştirmemiz için önemlidir.

Denge; farkındalığı her anda canlı tutmak ve dünyasal ve ruhsal yaşamımızda gelişen her durumun ve olayın dengelenmesine, önce kendimizde ve sonra diğerlerinde, sevgiyle sevinçle destek vermek ve nihayetinde dünyasal ve ruhsal yaşamımızı birleştirebilmektir.

Denge; Işığımızı, bilinçli olarak dünyaya işlerken ve dünyayı bilinçli olarak cennete yükseltirken, ne dünyadan ne ruhtan vazgeçmektir. Her seferde bir adım dünyaya, bir adım cennete adım atabilmektir. Bir nefes cennetten, bir nefes dünyadan alabilmektir.

Ve bu sessiz yürüyüş sırat üzerinde yürümektir. Alemleri; kehanet edilen sonsuz zamanların
yürüyüşüyle sessizce içimizde birleştirebilmektir.

Denge; varlığın kendinde bütün olmasıdır ve kalbine yapacağı içsel Yol’culukla gerçekleşebilir.

Her Yol’culuk; çok özeldir. Varlığın Biricikliğini açığa çıkarmasına hizmet eder.

Biricikliğimiz, Evrenin çok çeşitliliğine kendi imzamızı sonsuza kadar işleyişimizdir.


Biricikliğimiz, bireyselliğimizdir.

Biriciklik; kendimiz Ol’mamızdır.

Biriciklik; Evrensel İnsan Ol’mamızdır.

“Ben; Evren toprağına atılmış bir tohumum, ki kendimde üreteceğim başka bir tohumdur, O’nun Muradı ve benim, sonda O’na vereceğim.''


...

(Nilgün NART)

...

26 Şubat 2010 Cuma

Mutluluk

























Bazen bir ömür peşinden koşarız; bazen ulaşabilmek için çığlık çığlığa yaşarız. Mutsuzluğun ne olduğunu çok iyi biliriz de mutluluk nedir diye sorulduğunda tanımlamakta zorluk çekeriz.


Mutluluk; filmler de gördüğümüz olağanüstü bir son mudur?

Masallarda dinlediğimiz gibi bir efsane midir?


Gerçek yaşamda hem tanımlaması hem de ulaşması çok zor olan bir süreç midir?


Sahip olamadığımız dışsal kaynaklara bağladığımız geçici hevesler zinciri midir?


Ya da varoluştan sahip olduğumuz, kendi derinliklerimizde, bulup da çıkarılmayı bekleyen içsel bir hazine midir?


Mutsuzluğu en dibine kadar yaşamış ve mutluluğun ne olduğunu ancak böyle öğrenebilmiş birisi olarak, bana göre mutluluk varoluşumuzu gerçekleştirdikçe karanlığımızı aydınlatan ışık parçacıklarıdır.


Bunu idrak edebilme sürecimden kısa bir bölüm paylaşmak istiyorum mutluluğu arayanlara yardımcı olur belki diye.


Bundan sekiz yıl önce; falcının mutlaka bulacakdın dediği mutluluğu bulmak amacıyla, yine falcının söylediği kişiyle ve yine falcının tarif ettiği bahçeli ve dört katlı müstakil bir eve gelin gittim. 
Bir süre sonra, evimize hırsız girip bize oldukça maddi zarar verdikten sonra böyle bir olayla bir daha karşılaşmamak için eve bir köpek alındı. Adı Alex kondu ve bahçedeki kulübesine yerleştirildi.
Gelene gidene havlamıyordu Alex. Günler geçiyor ve evdekilerin ondan beklediği performansı bir türlü göstermiyordu. Anlamsızca seyrediyordu geleni geçeni. Ne evdekiler ondan memnundu ne de o kendi halinden memnundu. O bir sokak köpeğiydi çünkü. Özgürce ve uyuşuk uyuşuk sokaklarda dolaştığında mutlu olabilirdi ancak. Alex belli bir süre bizimle yaşadıktan sonra işe yaramayacağına karar verildi ve sokaklara bırakıldı.

Onun yerine küçük siyah bir köpek yavrusu geldi. O kadar siyah ve sevimliydi ki; ben zeytini çok sevdiğimden olsa gerek, adı zeytin olsun dediysem de dinlemediler ve Lusi koydular adını.

Kışı çatı katında bebekler gibi bakılarak, sevilerek, sevinerek, oynayarak geçirdi Lusi. Bahar gelip havalar ısınınca Lusi de kulübeye bağlandı. Çok akıllı ve asil bir köpekti Lusi. İçlerinde en çok sevdiğim ve kendime yakın bulduğum oydu. Gözgöze geldiğimizde dile gelip bana bir şeyler anlatmak istermiş gibi bakardı. Ben de ona bakarken onun bana olan sevgisini hissettiğimi gözlerimle anlatırdım. İç sesimle onu çok sevdiğimi ve onu anladığımı söylerdim. Ortak bir noktamız vardı. Ben ona bakıp onun haline üzülürken o da bana hüzünlü gözlerle bakıp benim halime üzülüyordu sanki.

O evde yaşayan insanların gözlerinde görmediğimi bir köpeğin gözlerinde görüyordum. Ağız dolusu söz söyleyip, diller döküp, bütün çabalarıma rağmen kendimi ifade edemiyordum. Evdekiler kendi kafalarında ki Ben'i görüyor , Lusi ise benim içimde ki Ben'i görüyordu sanki.


Çok saçma ve çok acı bulabilirsiniz ama aynen bunları hissediyordum. Lusi bir av köpeğiydi. Her gelene havlamazdı. Havlaması gerekenleri hisleriyle veya kokularından ayırdeder ondan sonra havlardı.

Bir gün bir köpek daha geldi aniden. Adı Efe'ydi. Uzun kulaklı ve uzun tüylü bir süs köpeğiydi. Ev ortamında bakılması gereken bir köpekti. Bahçenin diğer bir köşesine de onu bağladılar.


Efe'nin arkası sağlamdı. Torpili büyük yerdendi. Hamili kart yakınımdır yazısının bulunduğu görünmez bir karta sahip gibiydi. Herkes onunla daha çok ilgilenir olmuştu. Lusi kıskanmaya başlamıştı. İkisine verilen yemekler bile farklıydı. Lusi üvey evlat muamelesi görmeye başlamıştı. Efe tam da evdekilerin istediği gibi vara yoğa havlayan, sevimsiz, bencil bir köpekti. Ne kadar uğraştıysam da asla sevemedim. Lusi' de ki asaleti göremedim onda. Frekansımız tutmadı bir türlü.

Bir gün dışardan eve döndüğümde Lusi yerinde yoktu. Efe onun kulübesine yerleşmiş ve yanından geçerken beni bir ısırmadığı kalmıştı. Onunda beni sevmediğini biliyordum zaten. İyice göstermişti bunu o gün. Meydan ona kalmıştı çünkü.


Lusi'yi belediyenin hayvan barınağına götürmüşlerdi. Vedalaşamadan gitmişti. Gözlerine son kez bakıp hiç kimseye sezdirmeden "seni asla unutmayacağım Lusi" demek isterdim. Hissettiğinden yüzde yüz emin olarak, iç sesimle söyleyip her neredeyse oraya gönderdim veda sözlerimi. Bir kez daha anlamıştım ki arkası olan balçık baldan tatlıydı.


Bir süreliğine meydan Efe'ye kalmış olsa da hak yerini buldu. Efe'nin o canım tüylerinin arasına keneler doldu. Her ne kadar ilaçlanıp, yıkanıp, paklansa da kenelerden kurtulamadı. Torpili büyük olsa da varoluşu gereği olması gereken yerde değildi. En büyük zararı da o gördü zavallı. Bir ev ortamında bakılacak hale gelmesi çok zordu artık. İstemeyerek de olsa onu getirenler alıp götürmek zorunda kaldılar.


Alex, Lusi, ve Efe' den önce oraya gelmiş olmama ve büyük sabrıma rağmen benim de gitme vaktim gelmişti.

Ben de kendimi bulmuş, herkesi olduğu gibi kabullenmiş ve havlamaz olmuştum. Derin bir sessizliğe gömülmüş ve kendi yolumda yürümek için çabalıyordum.


Gözlerimdeki hüzün ışığa, benliğimdeki karanlık aydınlanmaya dönüşmüştü. Bende ki bu değişim ve dönüşüm yanlış yorumlanmıştı ve acımasızca bir yol ayrımına getirilmiştim.

''Ya okumayı yazmayı bırakacaksın evinin kadını olacaksın ya da çekip gideceksin'' denilmişti. Sabaha kadar düşünme sürem vardı. Arkama bakmadan çekip gidecek güçteydim. Ama üç yaşındaki kızımı bırakıp gitmem söylenmişti...


Kafamı karıştıran tek şey buydu.


Tanrı'dan yardım etmesini ve bana yol göstermesini dileyerek kızımın odasında sabahladım.


Her gün olduğu gibi o güne de Kuraldışı ile başladım.


Açar açmaz şok oldum. Benim aylar önce yazdığım bir yazım bana bir mesaj verircesine o gün yayınlanmıştı.


Bu asla bir tesadüf değildi...


Beklediğim mesaj editörümüz sevgili Dilek'in sezgileriyle Kuraldışı'ndan bana ulaşmıştı.


Tanrı, bana benim yazımla "Her Şey Senin Elinde" diyerek seçeceğim yolu göstermişti.


Efe gibi, ait olmadığım yerde yaşayıp, huzursuzluk ve can sıkıntısı kenelerinin ruhumu kemirip, bedenimi hasta etmesine asla izin vermeyecektim.


Her şey benim elimdeydi artık.


Çok istediğim şeyler, çocuğum da buna dahil, bana gelecekti.


Tanrı mesajıyla ruhumun cebine arkasında yakınımdır yazan görünmez bir kart sıkıştırmıştı ve "Her şey senin elinde, sen kendine güvenirsen ben de sana güvenirim, sen kendine yardım edersen ben de sana yardım ederim" demişti.

Bu güven ve cesaretle sessiz sedasız çıktım evden. Bilinenden vazgeçip bilinmeyene korkusuzca teslim oldum.


Mutluluk denen mucize varoluşumuzda saklı.


Alex'in mutluluğu sokaklarda sürtmesindedir.


Lusi'nin ki av peşinde iz sürmesindedir.


Efe'nin ki süslenip püslenip kucaklarda gezmesindedir.

Benim mutluluğum kendi yolumda yürüyüp, kendi gerçeğime uygun, kendim gibi yaşayabilmemdedir.


Hayat okulumun masterini yaptığım o bahçeli evde, mutluluğu dış dünyada arayabileceğim bütün bağlarım koparıldı ve ben iç dünyamdan başka sığınacak ve mutluluğu arayacak hiç bir yer bulamadım.


Mutsuz oldukça kendi derinlerime indim.


O evde yaşayan ve kendi mutluluk hazineme kadar inmemi sağlayan herkes görevlerini en iyi şekilde yapan öğretmenlerimdir.

Alex, Lusi, Efe, kuşlar, ağaçlar, taşlar, çiçekler, deniz, gökyüzü onlardan çok şey öğrendiğim sınıf arkadaşlarımdır.


Hepsinin varlığı önünde saygıyla eğiliyorum ve sevgiyle minnettarlığımı sunuyorum.

Mutluluğu bulacağım tablonun resmini bütün detaylarıyla çizen ve beni koşa koşa o eve götüren falcıya da ayrıca çok teşekkür ederim.


...

(Resim : 1926 yılına ait; Mektup Yazan Kadın Kartpostalı)

...

21 Şubat 2010 Pazar

BİLGE'CE




















''Ey hayat! Beni seviyorsan yarım bırak ki; tam OLmak için can atayım. Sevmiyorsan bana dokunma; gaflet içinde yan gelip yatayım.''


...

Ruhum Kanatlandı




















İçimde sebebini bilemediğim kıpırdanmalar olur bazen. An gelir ağlamak isterim, an gelir kahkahalar taşar yüreğimden. Ruhum sıkıldığını ve onu rahatlatmam için bir şeyler yapmam gerektiğini, bu tür duygu değişimleriyle anlatır bana hep. Ben de mesajı alır ve harekete geçerim. Ruhumu yükselişe geçirecek, onu aşağıya çeken negatifliklerden kurtaracak bir çok yol bulur ve uygularım hemen.


Ruhumu, bu değerli parçamı asla olur olmaz şeylere teslim etmem. Savaşın ortasında bile olsam gözlerimi kapar ve ruhumu kaçırırım ordan.

Kendi bildiğimce korurum, saklarım onu aşağılara düşmekten.Bugün öyle yaptım yine. Gözlerimi kapadım evrenin bütün güzelliklerini ziyarete gönderdim ruhumu.

Önce güneşe uçurdum onu. Işığından ve sıcağından yüklendi, güneş kadar aydınlık ve sıcacık bir varlık olsun, bunları bütün evrene yayabilsin istedim.

Sonra bulutların huzur veren sonsuzluğundan ve pamuk yumuşaklığından yüklendi. Yumuşacık olsun, kalpleri kırmasın, kırılan kalpleri pamuklara sarar gibi sarabilsin ve sonsuz huzuru evrene yayabilsin istedim.

Yağmura rast geldi bir süre sonra. Suyun şeffaflığını ve berraklığını yüklendi. Bir su damlası kadar net, akıcı ve arındırıcı olabilsin, su gibi kendi yolunu kendi bulabilmeyi evrene gösterebilsin istedim.

Yağmurun dindiği anda gökkuşağı belirdi birden rengarenk. Kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, lacivert ve mor. Ruhum, bütün renklerden yeterince yüklenebilmek için gökkuşağının her bir renginin içine girdi ve çıktı defalarca. Renk yağmurunda yıkanıp renklensin, bütün renkleri hayatımda ve hayalimde kullanabilsin, bütün renklerin güzelliğini baktığını göremeyenlere gösterebilsin istedim.

Kocaman okyanusların engin ve dingin, muhteşem görüntüsü çekti onu aşağıya. Bıraktı kendini olabildiğince düştü okyanuslara, kaybolmak istercesine hem de. Enginliği ve dinginliği yüklensin, esen bütün rüzgarları arkasına alıp itici güç olarak kullanabilsin diye. Fırtınalar koptuğunda ise, yıllarca başkaları tarafından içine doldurulmuş, ona ait olmayan, onu yaralayan ne varsa kusarcasına benliğinden koparıp atabilsin ve bunu evrene gösterebilsin istedim.

Dağların gücü ve görkemi de bende olmalı diyerek dağlara uçtu ruhum bir çırpıda. Gerektiğinde dağlar gibi yeryüzünde dimdik ayakta ve ağır, başı dumanlanıp gökyüzüyle buluştuğunda, Tanrı ' ya bir kuşun kanat çırpma mesafesi kadar yakın ve hafif olabilmeyi yüklensin istedim. Ve biz insanlara, şairin de dediği gibi; yerin bizi çektiği kadar ağır, ruhumuzun çırpındığı kadar hafif olabildiğimizi gösterebilsin istedim.

Tatlı bir yorgunluk çöktü üzerine ve toprak ana geldi aklına birden. Onun şefkatli ve sıcak kucağında olmak istedi. Bolluğundan ve bereketinden de yüklenmek için attı kendini, uçsuz bucaksız, o mis kokulu kucağa. Oynaştı toprak anayla, bir annenin çocuğuyla oynaşması gibi. Ruhuma dünyanın en güzel meyvelerini, çiçeklerinin güzelliğini ve kokusunu sundu toprak ana. Ne verdiyse hepsini yüklensin istedim ruhum. Ve evrende ki güzelliklerle ruhumuzu beslediğimizde bizi hiçbir şeyin doyumsuzluğa itemeyeceğini gösterebilsin istedim.

Dalları yere kadar eğilmiş, içinde küçük ve şirin, gizli bir bahçe oluşmuş salkım söğütleri ilişti gözüne. Evrenden topladığı bütün güzellikleri özümseyip, renkli ve ahenkli bir kelebeğe dönüşmeyi dileyen bir tırtıl gibi koştu gizli bahçeye. Evrenin bütün güzellikleri ve gücü içimde diye düşündü. Kendini evrenle bütünlenmiş hissetti. Dolmuştu, doymuştu. Evreni içine alıp, kendini evrenin içine bırakmıştı. Kafası karıştı birden. Korktu kendi azametinden. O mu evrenin içindeydi yoksa evren mi onun içindeydi. Kozasını yırtar gibi açtı salkım söğütlerini, huzurla, sevgiyle, ışıkla uçtu bir kelebek gibi ve döndü ait olduğu yere.

Ruhum sıkıldığında onu bir böcek gibi yerlerde süründürmem. Çünkü bilirim ki onu ezmek için bekleyenler çok.

Bir kelebek gibi, hatta bir arı gibi onu güzelliklere uçururum. Tatlansın, bir bala dönüşsün ve hem bedenimi hem zihnimi şifalandırsın isterim.

Hemen şimdi, her şeyi bir kenara bırakın, gözlerinizi kapayın ve bu muhteşem yolculuğa uçurun ruhunuzu. Tatlanın ve şifalanın.

Ruhunuzu güzelliklerde gezdirmeyi öğrenemezseniz bedeninizi doktor doktor gezdirmek zorunda kalacaksınız yoksa.


...

16 Şubat 2010 Salı

Yüzüncü Maymun Fenomeni





















Ken Keyes Jr.'ın "The Hundredth Monkey", yani "Yüzüncü Maymun" isimli kitabından belki de hepimizin ilgisini çekeceğini düşündüğüm gerçek bir deney ya da gözlemi paylaşmak istiyorum;


"Size gerçek bir hikâye anlatacağım: Yüzüncü Maymun'un hikâyesini...

Pasifik Okyanusu'nda irili ufaklı birçok ada. Bu adalarda Macaca Fuscata türü Japon maymunları yaşıyor. Bu adalardaki maymunların doğal ortamları içindeki davranışları otuz yılı aşkın bir süre bilim insanları tarafından gözleniyor.

1952'de Koshima Adası'nda bilim insanları maymunların beslenmesi için kumların içine tatlı patates bırakıyorlar. Bu adanın maymunları da tatlı patatesin tadından hoşlanıyor ama yiyeceklerinin kumlu olması hiç de hoşlarına gitmiyor. Ama can boğazdan gelir diyerek kumlu da olsa tatlı patatesleri yemeye devam ediyorlar.

Bir gün, on sekiz aylık İmo isimli dişi maymun bu soruna bir çözüm buluyor, İmo, tatlı patatesleri en yakın su birikintisinde yıkayarak yemeyi akıl ediyor. Bu buluşunu annesine de öğretiyor, İmo'nun arkadaşları da patateslerini yıkayarak yemeyi öğreniyor ve kendi annelerine de öğretiyor. Bu yeni davranış biçimi bilim insanlarının gözleri önünde, yavaş yavaş maymunlar arasinda yayılıyor.

1952 ve 1958 yılları arasinda genç maymunlar, beslenmelerini daha zevkli hale getirmek için, kumlu tatlı patateslerini yıkamayı öğreniyorlar. Bu daha sağlıklı ve zevkli yeni davranış biçimini çocuklarını taklit ederek onlardan yeni bir şey öğrenen yetişkin maymunlar da kazanıyor.

Yeniliklere açık olmayan, çocuklar ve gençlerden de öğrenilebileceğini düşünmeyen, kendi bildiklerini tekrar eden yetişkin maymunlar ise kumlu patates yemeye devam ediyor.

1958'in sonbaharında çok şaşırtıcı bir şey oluyor. Koshima maymunlarının bir kısmı (diyelim ki 99 maymun) artık patateslerini suda yıkayarak yemeyi öğrenmiş oluyor.

Bir sabah, gün doğarken yüzüncü maymun da patateslerini yıkayanlar arasına katılıyor. İşte o an her şey değişiyor. Aynı günün akşamı, adadaki hemen hemen tüm maymunlar, patateslerini yemeden önce yıkamaya başlıyor. Yüzüncü maymunun ilave enerjisi her nedense devrim yaratıyor!

Ama hikâye bitmedi. Bilim insanlarını şaşırtan asıl sürpriz, bu adayla doğrudan bir ilişkileri olmadığı halde, diğer adalardaki maymun kolonilerinin de aynı anda patateslerini yıkamaya başlamaları...

Yeni bir düşünce ve davranış tarzı, toplumları oluşturan fertlerin belirli bir oranı tarafından benimsendiği an, bu yenilik, mesafenin önemi olmaksızın zihinden zihine aktarılabiliyor.Yani, "Yüzüncü Maymun Fenomeni" denilen bu fenomen şunu gösteriyor: Yeni bir düşünce, yeni bir yol, toplumda sadece belirli sayıda insanlar tarafından biliniyorsa, bu yenilik sadece o kişilere ait bir şey oluyor.

Ama "bilenlerin" sayısı belli bir kritik noktaya ulaştığı an, sadece bir kişinin daha "yeni yol"a katılması, toplum bilincinin aşama geçirmesine yol açıyor. Yeni düşünce, birdenbire herkes tarafından düşünülmeye başlanıyor. Niceliğin niteliğe dönüşme noktası...

"Yüzüncü Maymun Fenomeni", Duke Üniversitesi'nden Doktor J.B. Rhine tarafından değişik deneylerde tekrarlanıyor. Sonuç her seferinde aynı.
 
Bugüne dek mutsuz, huzursuz, bencil, korku dolu, karamsar bir dünya süre geldi. Zihinlerde hala taş devri korkularını taşıyoruz. Yeniliklere açık, farklı düşünenler ise aşağılanıyorlar, alay ediliyorlar, toplum dışına itiliyorlar. Cesaretleri takdir edilmek bir yana söndürülmeye çalışılıyor bu insanların...
 
Einstein bile teorisini ilk ortaya attığında meslektaşları tarafından kınanmış.
 
Sıradan insan asla büyük insan olamaz. Doğar, yaşar ve ölür. Buna yaşamak denirse!
 
Dünyada mutlu, huzurlu, sevecen, aydınlık dolu insanlar yok mu? Cesur bir dünya isteyen ve bu uğurda çaba göstermekten çekinmeyen, her şeyi göze alan insanlar yok mu? Elbette var. Sayıları gittikçe de çoğalıyor.
 
İnsanın, insanlık boyutunda devrim yapabilmesi için yüzüncü maymunun aralarına katılmasını bekliyorlar.
 
"Yüzüncü Maymun" belki de sizsiniz."

(Çeviriyi yapan: Nil Gün )


...

8 Şubat 2010 Pazartesi

Seni Seviyorum




















Hepimizin duymak istediği, duymaktan çok hoşlandığı, buna rağmen söylemekten çok korktuğu iki sihirli sözcük. Seni Seviyorum...


Kalpten ve derinden duyabilmek için bir çoğumuz defalarca yanlış duvarlara çarpmışızdır. Defalarca paramparça olan kalbimizi yerlerden toplamışızdır.

İçeriği kişiden kişiye ve oluştuğu kalbin manevi boyutuna göre değişen bir kavramdır sevgi.

Asla sahip olunan parayla, maddiyatla ya da makam ve mevkiyle ölçülemeyen tamamen ruhsal bir oluşumdur. İçsel dünyamızdaki varlığımızın, ruhumuzun gelişim düzeyine orantılı olarak sevgimizin boyutları ve düzeyi de değişir durur yaşadıkça. Kimimiz en üst boyutta seviliyoruzdur ama bilincimiz ve ruhi olgunluğumuz onu algılayacak kadar gelişmemişse sevilmiyoruz yanılgısına düşeriz.

Kimimiz öyle hızlı bir gelişim yaşamışızdır ki her gün duyduğumuz "seni seviyorum" sözünün sadece dilden döküldüğünü, kalbin derinliklerinden gelmediğini, bu tür sevginin ruhun derinliklerine işlemediğini hissediyoruzdur. Ve ister istemez yeterince sevilmediğimizi düşünüyoruzdur.

Aslında hangi boyuttan ya da hangi düzeyden olursa olsun "seni seviyorum" diyen kendi bildiği gibi, kendine yettiği gibi seviyordur.

Seven ile sevilen ruhun olgunluk düzeyi birbirini tutmadığı için birbiriyle buluşamıyor ve hava da kalıyordur sevgiler.

Benim ve çevremdekilerin yaşadığı sevgilerden kendimce çıkardığım sevgi boyutlarını aktarmak istiyorum.

Önce en alt düzeyde, tamamen akıl ve bilinç dışı yaşanan sevgiden başlamak istiyorum. Ya benimsin ya toprağın, anlayışı hakimdir. Bu sevgi türü daha çok karşılıksız ve tek taraflı yaşanır. Bencillik ve sabit fikirlilikten beslenir. Kendi kendine karşı tarafı beğenmiştir ve sevmiştir. Ölesiye sevdiği için bu yeterlidir. Karşı taraf daha ne istesin ki. Daha iyisini mi bulacaktır. Gerçekten de ölümle sonuçlanır çoğu. Erkek sevgisine karşılık bulamazsa ya benimsin ya toprağın, der ve çeker vurur kadını. Kadın sevgisine karşılık bulamazsa canına kıymakta sakınca görmez. Hem sevgilerinin büyüklüğünü kanıtlamış olurlar hem de sevgilerinin kıymetini ve büyüklüğünü anlamayanları cezalandırmış olurlar. Sevmişler midir? Evet sevmişlerdir. Ölen de öldüren de kendilerince, kendi akıllarının ve bilinçlerinin yettiğince sevmişlerdir.

Bir üst düzeye çıktığımızda tutucu, karşı tarafa söz ve yaşam hakkı tanımayan, genelde bir tarafın susturulduğu, aşırı baskıyla ruhun öldürüldüğü sevgileri görürüz... Bu sevgilerde, şeriat anlayışı hakimdir. Kadın veya erkek, onlara sorarsanız şeriatçı değillerdir. Çok modern görünürler, dış dünyalarından medeniyet akar. Ama içlerinde barınan şeriat tohumları gün geçtikçe zehirli bir sarmaşık gibi sarar ruhlarını. Ve karşı tarafı kimliğinden ve kişiliğinden edinceye kadar hatta yaşayan bir ölü haline getirinceye kadar sürer baskıları. Dırdırları ve mızmızlıkları hiç bitmez. Canınıza kadar verirsiniz ama yine de yetmez. Aç değilsen açıkta da değilsen sorun nedir ki. Nefes alıp vermek yetmez midir yaşamak için? Ayrılığa da yer yoktur böylelerinin sevgi anlayışlarında. Çoğu zaman bir taraf susar ve kendisi olmaktan vazgeçer. Susturan sever, ama susan sevmekten vazgeçer. Ya bir tarafın ruhu ölmüş ve sevgisi bitmiş bir halde beraberlik sürer . Ya da ruhunu öldürmek istemeyen çekip gider. Sevmişler midir? Evet sevmişlerdir. Susan da susturan da kendince, kendi akıllarının ve bilinçlerinin yettiğince sevmişlerdir.

Biraz daha üst düzeye çıkalım ve biraz daha farklı bir sevgi türüne bakalım. Sevgi ve acımanın birbirine karıştırıldığı, aşırı duygusallıktan akıl gözünün kör olduğu bir sevgi türüdür bu. Bir taraf diğerine duygu sömürüsü yaparak, acındırarak kendini sevdirmeye çalışır. Sevilecek nitelikte bir insan olmak için hiç bir çaba harcamaz. Hata üzerine hatalar yapar. Hatalarının sorumluluğunu hep başkalarına yükler. Kendini kurban gibi gösterip ağlayıp sızlar. Yakalamıştır karşısındakini en zayıf noktasından. Sömürür, uyuşturur hatta ayakta uyutur, hastalıklı sevgisini bir güzel yutturur. Bir tarafın aptallık derecesine varan duygusallığı ve emeğiyle yürür bu sevgi. Diğer taraf bencilce yaşar hayatı, seviyorum dediği kişi için kılını bile kıpırdatmaz ve asla acımaz karşısındakine. Bazen bu tatlı uyku bir ömür sürer bazen de Tanrı büyük bir darbeyle uyandırır zarar gören tarafı. Sevmişler midir? Evet sevmişlerdir. Uyuyan da uyutan da kendince, kendi akıllarının ve bilinçlerinin yettiğince sevmişlerdir.

En yüksek düzeyde yaşanan sevgi ise koşulsuz sevgidir. Sevgilerin en yücesi, en tanrısalı, en az bulunanı, sevdikçe insanı değiştiren, dönüştüren bilinçli bir sevgi halidir bu.

İçinde çıkar, bencillik, ikiyüzlülük, politika asla barındırmaz.

Bağımlılığa, pazarlığa, hesaba kitaba asla yer yoktur. Kalpten bağlı olmak yeterlidir.

Karşısındakini olduğu gibi kabullenir. Varlığında barındırdığı tükenmez sevgi kaynağını koşulsuzca sunar. Aslolan sevmektir. Sevgiyi vermenin büyük hazzıyla doyulur.

O koşulsuz sevgi kaynağından içebilecek ve beslenebilecek bilinçteyse karşı taraf, mükemmel sevgi ve beraberliğe ulaşılır.

Konuşmadan anlaşılır. Özden ve içsel güçlü bir bağ oluşur. Sevgi nedensiz ve koşulsuz olduğunda bir kimsenin başına gelebilecek en muhteşem şeydir. Koşulsuz sevdiğinizde ya da koşulsuz sevildiğinizin farkında olduğunuzda ışığa ve sevgiye dönüşümünüz başlamıştır.

İçinde bulunduğumuz aşk ve sevgi haftasını iyi değerlendirmenizi ve hakettiğiniz sevgiyi evrenden istemenizi diliyorum.

Kendinizi sevgilerin en yücesine açmak için hazırlıklara başlayın.

Koşulsuz sevmeyi öğrenin ki koşulsuz sevilin.

Siz gerçek anlamda koşulsuz sevme yüceliğine eriştiğinizde gökte aradığınız sevgiyi yerde bulacağınıza emin olun.

Marc Victor Hansen' in dediği gibi; "Siz neye hazırsanız, o da sizin için hazırdır".


...

7 Şubat 2010 Pazar

EYLEM; Sonuçları Hazırlayandır





















''Hepimizin ihtiyaç duyduğu şey idealler ve pozitif düşünce olsaydı; çocukluğumuzda her birimizin küçük muhteşem atları olur ve rüyamızdaki hayatı yaşıyor olurduk.

Her büyük başarıyı perçinleyen şey; EYLEMdir.

EYLEM; sonuçları hazırlayandır.

Sıradanlığın üzerinde özelliklere sahip olduğunu düşündüğünüz kişilerin diğerlerinden farkı, kendilerini eyleme geçirme yeteneğine sahip olmalarıdır.

Bu da aslında kendi içinizde geliştirebileceğiniz bir yetenektir.


...


(Anthony ROBBİNS)

5 Şubat 2010 Cuma

Bir Eşruh Öyküsü















Yeryüzünde yaşanan oyun tadında ki hayatın cazibesi günden güne onu çekiyor ve gökyüzünden kopup yeryüzünü deneyimlemek istiyordu. Bir plan yapmalı, özünü bir bedenin derinliklerine, kalın örtüler altına saklamalı ve yaşayacağı acılı sancılı deneyimlerle örtüleri bir bir kaldırıp tekrar özüne kavuşmanın büyük hazzını yaşamalıydı.


Kısacık bir ömrün özünü keşfetmesine yetmeyeceğini düşündü ve iki ayrı bedende dünyayı deneyimlemeye karar verdi. Gökyüzünden izlediği ve çok ilgisini çektiği büyük ve mutlu aşkı yaşayabilmek için ikiye bölündü.

Bir parçasını erkek bedenine bir parçasını kadın bedenine sakladı...

Ve söz verdiler...

Bedenleri ölüme ulaşıncaya kadar birbirlerini arayacaklarına. Bulamamanın acısını özlerinde taşıyacaklarına.

Uzak ülkeler, farklı deneyimler seçtiler daha çabuk deneyim kazanıp özlerine daha çabuk ulaşmak için. Biri ağladığında diğerinin de içi burkuldu. Biri güldüğünde diğerinin de içi anlamlandıramadığı sevinçlerle doldu.

Birbirlerini bulma arzusuyla yanıp tutuştu ruhları ve yalan sevgilere, acılı aşklara kurban ettiler bedenlerini.

Her sevdada biraz daha fazla kırıldı kalpleri, her aşkta biraz daha fazla oyuldu içlerinde ki mutsuzluk çukuru.

Birinin acısı olduğunda diğeri koştu onun rüyalarına ve sarıp sarmaladı, onardı öbür yarısında ki yaraları. Rüyalarında buluşarak hafiflettiler birlik ve bütünlüğe ulaşamamanın acısını. Çekilen aşk sancılarına, sevgi eksikliklerine rağmen bazen öylesine tam ve bütün kalktılar ki yataktan sebebini anlayamadılar buluşuncaya dek.

Zaman geldi dünyasal aşka inançlarını kaybettiler.

Kadın ilahi aşkı aramaya koyuldu. Soyutladı kendini dış dünyadan ve iç dünyasını doldurması için Tanrı' ya çağrılar yaptı. Bir balondan atılan kum torbaları gibi, attıkça ruhundaki ve bedeninde ki fazlalıkları ruhu hafifledi ve onun Tanrı' ya Tanrı' nın ona yolculuğu başladı.

Erkek dünyada ki farklı hazlara verdi kendini. Bazen ruhsuz bedenlerle, bazen bir kadeh gül rengi şarapla, bazen içini titreten, ruhunu okşayan müziklerle avutur buldu kendini. Bazen ayın serin yüzünde bazen güneşin yakıcı sıcaklığında bir çift göz aradı içine düşüvermek ve öbür yarısına kenetlenebilmek için.

Farklı yerlerde, farklı acılarla ve sancılarla yıkanan, arınmış ruhları olgunluklarını tamamlamış ve Tanrı' nın istediği eşruh kıvamına gelmişti.

Ve bu buluşma küçücük bir mucizeye kalmıştı.

Tanrı' dan ve meleklerden yardım istedi ruhlar. Tanrı' nın onayıyla süreç bedenlerden habersiz başladı.

Kadın çekti göz kamaştırıcı ışığı ve gözlerinin derinliğiyle erkeği kendine. Ruhu görünmez ve ısrarlı bir çağrı yaptı öbür yarısına.

Erkek görür görmez, o derin gözlerden, sorgusuz sualsiz düşmek istedi delice. Ve ruhu kadının ruhunun kuytu köşelerine saklanmak ve tamamlanmak istedi.

Fakat beden durdurdu ruhları emin olmalıyız dercesine. Tanrı' dan gelecek mesajlara ve işaretlere odaklandılar önce.

Ardı arkasına gelmeye başladı mesajlar. İşaretleri takip ettikçe yol birbirlerine uzandı.

Ruhlar bedenden habersiz başlamıştı taşları yerine oturtmaya ve beden şaşırıyordu bu yakınlığa.

Yüzyıllar öncesinden gelen bu tanışmışlığa ve alışmışlığa.

İçlerindeki mutsuzluk çukuru damlaya damlaya doluyordu hergün, berrak ve duru su tanesi kadar saf sevgi damlacıklarıyla.

Kalpler her zamankinden güçlü bir yangınla alev alev yanıyordu. Ve ruhlar mesafelere aldırmıyor akıyordu her istediklerinde bu yangınla beraber bütünlüğe.

İlahi bir aşkın onları kuşattığına emin olduktan sonra teslim oldu bedenler birbirine.

Tamamlandı ruhsal ve bedensel bütünlük.

Dünyaya dair her şey bir yalana, kadın bir su damlasına, erkek kadınını içinde saklayan kocaman bir okyanusa dönüştü...


...

3 Şubat 2010 Çarşamba

Küçük Şeyler














''Genç sanatçılar fidedir. İlk çalışmaları fundalığı, çalılığı hatta yabani otları andırır.'' JULİA CAMERON


...

2 Şubat 2010 Salı

Akıl mı? Sevgi mi?


















Nedir öncelikli ihtiyacımız olan?

Akıl mı? Sevgi mi?

Çocukluğumuz ve çocuklarımız...

Her ikisini de düşündüğümüz de yüreğimiz sızlar. Ya çocukluktan payımıza düşeni alamamışızdır ya da çocuklarımızı ne yaparsak yapalım mutlu edememişizdir. Bu kısır döngü genelde böylece sürer gider.

Çocukluğumuzda ''Ben çocuklarıma asla böyle yapmam,'' dediğimiz şeyleri anne baba olduğumuzda kat kat artırarak yaparız. Annemizin babamızın rol modeli oluruz ve çocuklarımıza anlayış ve sevgi sunacağımıza akıl verir, onların hayatının en güzel dönemlerini çekilmez kılarız. Ve kendimiz gibi çocukluğunu hayal kırıklığıyla geçirmiş çocuklar yetiştiririz. Oysa ki tanrı onlara gereken aklı ve tanrısal gücü fazlasıyla vermiştir.

Anne ve babalar olarak bize düşen, onların sahip oldukları aklı ve tanrısal gücü anlayış ve sevgiyle destekleyip hem çocuklarımızın hem evrenin yararına kullanmalarını sağlamaktır. Çocuklarımızın içindeki hazineyi keşfederken de gecikmiş olan kendi keşif yolculuğumuzu başlatmaktır.

Çocukluğumuzda alıcı konumundayızdır daha çok. İleride onlar gibi olmamızı sağlayacak bilgileri ve onlardan gördüğümüz davranışları birebir kaydederiz bilinçaltımıza. Anne baba konumuna geldiğimizde ise hazırızdır onların bize yaptıklarını çocuklarımıza yapmaya.

Alıcı olan yanımızdan başka verici olan yanımız da hafife alınır gibi değildir aslında. Geldiğimiz aileye onlarda olmayanı getirmişizdir. Tanrı ailemizdeki eksik parçayı bizim içimize koymuş ve göndermiştir.

İçimizde taşıdığımız ve kendilerini tamamlayan o parçayı bizi küçümsedikleri için göremezler anne ve babalarımız. Kendi içlerinde taşıdıkları önemsenmediği ve keşfedilmediği için bizim içimizdekini de asla bulup çıkaramazlar. Biz çıkarmaya uğraştıkça da bu yanımız onlarda bulunmadığı için yok etmeye ve bastırmaya çalışırlar. Sürüden farklı olup dışlanacağımız korkusuyla koyun gibi gütmek ve sürekli yoğun bir çabayla sürüye katmaya çalışırlar bizi. Yüzde yüze yakın bir kısmı da bunu çok iyi başarır. Üstelik, bunu yaptıkları için gururlanırlar kendileriyle. Büyük bir günah işlediklerini asla bilmezler.

Tanrı'nın çocuklarımızın yüreklerine saklayıp hepimize gönderdiği mucizeleri ve armağanları, çocuklarının yüreklerini korkuyla istila edip boşalttıklarını bilmezler.

Bırakın o küçücük bedenlerde saklı kocaman ruhlar severek yaptıkları şeylerle aksın yaşama.

Kiminin ruhu dolaşsın kitap sayfalarının arasında. Kimininki buluşsun bir piyanonun tuşlarıyla veya bir gitarın telleriyle. Kimininki bir tiyatro sahnesinden, kimininki bir dans pistinden yayılsın evrene. Kimininki bir tuvalde renkten renge, şekilden şekile girsin. Kimininki bir laboratuarda çözüm olsun.

Bırakın sanat, bilim ve felsefeyle yoğursunlar kendi kendilerini ve dünyanın aydınlık geleceği olsunlar. Bırakın ki savaşmasınlar önce kendileriyle, sonra sizlerle, sonra da kocaman bir dünyayla. Bırakın ki dünyaya bakabilsinler gülümseyen yüzlerle ve ışık saçan gözlerle.

En kötü anne babalar kimlerdir bilir misiniz?.. Gençliklerinde yaptıklarını unutanlar.

Ve şunu asla unutmayın.

Hakları ve kendilerine yakışan temiz zevkleri ellerinden alınan gençler, onların yerine daha gizli ve tehlikelilerini koyarlar.


...