26 Şubat 2010 Cuma

Mutluluk

























Bazen bir ömür peşinden koşarız; bazen ulaşabilmek için çığlık çığlığa yaşarız. Mutsuzluğun ne olduğunu çok iyi biliriz de mutluluk nedir diye sorulduğunda tanımlamakta zorluk çekeriz.


Mutluluk; filmler de gördüğümüz olağanüstü bir son mudur?

Masallarda dinlediğimiz gibi bir efsane midir?


Gerçek yaşamda hem tanımlaması hem de ulaşması çok zor olan bir süreç midir?


Sahip olamadığımız dışsal kaynaklara bağladığımız geçici hevesler zinciri midir?


Ya da varoluştan sahip olduğumuz, kendi derinliklerimizde, bulup da çıkarılmayı bekleyen içsel bir hazine midir?


Mutsuzluğu en dibine kadar yaşamış ve mutluluğun ne olduğunu ancak böyle öğrenebilmiş birisi olarak, bana göre mutluluk varoluşumuzu gerçekleştirdikçe karanlığımızı aydınlatan ışık parçacıklarıdır.


Bunu idrak edebilme sürecimden kısa bir bölüm paylaşmak istiyorum mutluluğu arayanlara yardımcı olur belki diye.


Bundan sekiz yıl önce; falcının mutlaka bulacakdın dediği mutluluğu bulmak amacıyla, yine falcının söylediği kişiyle ve yine falcının tarif ettiği bahçeli ve dört katlı müstakil bir eve gelin gittim. 
Bir süre sonra, evimize hırsız girip bize oldukça maddi zarar verdikten sonra böyle bir olayla bir daha karşılaşmamak için eve bir köpek alındı. Adı Alex kondu ve bahçedeki kulübesine yerleştirildi.
Gelene gidene havlamıyordu Alex. Günler geçiyor ve evdekilerin ondan beklediği performansı bir türlü göstermiyordu. Anlamsızca seyrediyordu geleni geçeni. Ne evdekiler ondan memnundu ne de o kendi halinden memnundu. O bir sokak köpeğiydi çünkü. Özgürce ve uyuşuk uyuşuk sokaklarda dolaştığında mutlu olabilirdi ancak. Alex belli bir süre bizimle yaşadıktan sonra işe yaramayacağına karar verildi ve sokaklara bırakıldı.

Onun yerine küçük siyah bir köpek yavrusu geldi. O kadar siyah ve sevimliydi ki; ben zeytini çok sevdiğimden olsa gerek, adı zeytin olsun dediysem de dinlemediler ve Lusi koydular adını.

Kışı çatı katında bebekler gibi bakılarak, sevilerek, sevinerek, oynayarak geçirdi Lusi. Bahar gelip havalar ısınınca Lusi de kulübeye bağlandı. Çok akıllı ve asil bir köpekti Lusi. İçlerinde en çok sevdiğim ve kendime yakın bulduğum oydu. Gözgöze geldiğimizde dile gelip bana bir şeyler anlatmak istermiş gibi bakardı. Ben de ona bakarken onun bana olan sevgisini hissettiğimi gözlerimle anlatırdım. İç sesimle onu çok sevdiğimi ve onu anladığımı söylerdim. Ortak bir noktamız vardı. Ben ona bakıp onun haline üzülürken o da bana hüzünlü gözlerle bakıp benim halime üzülüyordu sanki.

O evde yaşayan insanların gözlerinde görmediğimi bir köpeğin gözlerinde görüyordum. Ağız dolusu söz söyleyip, diller döküp, bütün çabalarıma rağmen kendimi ifade edemiyordum. Evdekiler kendi kafalarında ki Ben'i görüyor , Lusi ise benim içimde ki Ben'i görüyordu sanki.


Çok saçma ve çok acı bulabilirsiniz ama aynen bunları hissediyordum. Lusi bir av köpeğiydi. Her gelene havlamazdı. Havlaması gerekenleri hisleriyle veya kokularından ayırdeder ondan sonra havlardı.

Bir gün bir köpek daha geldi aniden. Adı Efe'ydi. Uzun kulaklı ve uzun tüylü bir süs köpeğiydi. Ev ortamında bakılması gereken bir köpekti. Bahçenin diğer bir köşesine de onu bağladılar.


Efe'nin arkası sağlamdı. Torpili büyük yerdendi. Hamili kart yakınımdır yazısının bulunduğu görünmez bir karta sahip gibiydi. Herkes onunla daha çok ilgilenir olmuştu. Lusi kıskanmaya başlamıştı. İkisine verilen yemekler bile farklıydı. Lusi üvey evlat muamelesi görmeye başlamıştı. Efe tam da evdekilerin istediği gibi vara yoğa havlayan, sevimsiz, bencil bir köpekti. Ne kadar uğraştıysam da asla sevemedim. Lusi' de ki asaleti göremedim onda. Frekansımız tutmadı bir türlü.

Bir gün dışardan eve döndüğümde Lusi yerinde yoktu. Efe onun kulübesine yerleşmiş ve yanından geçerken beni bir ısırmadığı kalmıştı. Onunda beni sevmediğini biliyordum zaten. İyice göstermişti bunu o gün. Meydan ona kalmıştı çünkü.


Lusi'yi belediyenin hayvan barınağına götürmüşlerdi. Vedalaşamadan gitmişti. Gözlerine son kez bakıp hiç kimseye sezdirmeden "seni asla unutmayacağım Lusi" demek isterdim. Hissettiğinden yüzde yüz emin olarak, iç sesimle söyleyip her neredeyse oraya gönderdim veda sözlerimi. Bir kez daha anlamıştım ki arkası olan balçık baldan tatlıydı.


Bir süreliğine meydan Efe'ye kalmış olsa da hak yerini buldu. Efe'nin o canım tüylerinin arasına keneler doldu. Her ne kadar ilaçlanıp, yıkanıp, paklansa da kenelerden kurtulamadı. Torpili büyük olsa da varoluşu gereği olması gereken yerde değildi. En büyük zararı da o gördü zavallı. Bir ev ortamında bakılacak hale gelmesi çok zordu artık. İstemeyerek de olsa onu getirenler alıp götürmek zorunda kaldılar.


Alex, Lusi, ve Efe' den önce oraya gelmiş olmama ve büyük sabrıma rağmen benim de gitme vaktim gelmişti.

Ben de kendimi bulmuş, herkesi olduğu gibi kabullenmiş ve havlamaz olmuştum. Derin bir sessizliğe gömülmüş ve kendi yolumda yürümek için çabalıyordum.


Gözlerimdeki hüzün ışığa, benliğimdeki karanlık aydınlanmaya dönüşmüştü. Bende ki bu değişim ve dönüşüm yanlış yorumlanmıştı ve acımasızca bir yol ayrımına getirilmiştim.

''Ya okumayı yazmayı bırakacaksın evinin kadını olacaksın ya da çekip gideceksin'' denilmişti. Sabaha kadar düşünme sürem vardı. Arkama bakmadan çekip gidecek güçteydim. Ama üç yaşındaki kızımı bırakıp gitmem söylenmişti...


Kafamı karıştıran tek şey buydu.


Tanrı'dan yardım etmesini ve bana yol göstermesini dileyerek kızımın odasında sabahladım.


Her gün olduğu gibi o güne de Kuraldışı ile başladım.


Açar açmaz şok oldum. Benim aylar önce yazdığım bir yazım bana bir mesaj verircesine o gün yayınlanmıştı.


Bu asla bir tesadüf değildi...


Beklediğim mesaj editörümüz sevgili Dilek'in sezgileriyle Kuraldışı'ndan bana ulaşmıştı.


Tanrı, bana benim yazımla "Her Şey Senin Elinde" diyerek seçeceğim yolu göstermişti.


Efe gibi, ait olmadığım yerde yaşayıp, huzursuzluk ve can sıkıntısı kenelerinin ruhumu kemirip, bedenimi hasta etmesine asla izin vermeyecektim.


Her şey benim elimdeydi artık.


Çok istediğim şeyler, çocuğum da buna dahil, bana gelecekti.


Tanrı mesajıyla ruhumun cebine arkasında yakınımdır yazan görünmez bir kart sıkıştırmıştı ve "Her şey senin elinde, sen kendine güvenirsen ben de sana güvenirim, sen kendine yardım edersen ben de sana yardım ederim" demişti.

Bu güven ve cesaretle sessiz sedasız çıktım evden. Bilinenden vazgeçip bilinmeyene korkusuzca teslim oldum.


Mutluluk denen mucize varoluşumuzda saklı.


Alex'in mutluluğu sokaklarda sürtmesindedir.


Lusi'nin ki av peşinde iz sürmesindedir.


Efe'nin ki süslenip püslenip kucaklarda gezmesindedir.

Benim mutluluğum kendi yolumda yürüyüp, kendi gerçeğime uygun, kendim gibi yaşayabilmemdedir.


Hayat okulumun masterini yaptığım o bahçeli evde, mutluluğu dış dünyada arayabileceğim bütün bağlarım koparıldı ve ben iç dünyamdan başka sığınacak ve mutluluğu arayacak hiç bir yer bulamadım.


Mutsuz oldukça kendi derinlerime indim.


O evde yaşayan ve kendi mutluluk hazineme kadar inmemi sağlayan herkes görevlerini en iyi şekilde yapan öğretmenlerimdir.

Alex, Lusi, Efe, kuşlar, ağaçlar, taşlar, çiçekler, deniz, gökyüzü onlardan çok şey öğrendiğim sınıf arkadaşlarımdır.


Hepsinin varlığı önünde saygıyla eğiliyorum ve sevgiyle minnettarlığımı sunuyorum.

Mutluluğu bulacağım tablonun resmini bütün detaylarıyla çizen ve beni koşa koşa o eve götüren falcıya da ayrıca çok teşekkür ederim.


...

(Resim : 1926 yılına ait; Mektup Yazan Kadın Kartpostalı)

...

Hiç yorum yok: