31 Mart 2010 Çarşamba

Yalnızlığın Dili




















Çocukluktan gelen bir alışkanlığım vardı. Bayılırdım herkes uyuduktan, el ayak çekildikten sonra kalkıp geceyi ve yalnızlığı yaşamaya. Her şeyin keyfi iki katına çıkardı sanki yalnızlığımda.

Kitap okumak, gökyüzünü seyretmek, rüzgarın veya yağmurun sesini dinlemek, yaz gecelerinde kurbağaların ve ağustos böceklerinin haykırışlarında sebep aramak ve kendimi dinlemek. Nasıl haz verirdi bunlar bana anlatamam. Dünyayı avuçlarımın içine almış hissine kapılırdım. Yalnız kalıp kendimi ve geceyi dinlemezsem, yaşamazsam o günü yaşanmamış sayardım. Bu alışkanlığım kendimi bildim bileli sürdü. Hala da sürüyor ve sürecek de.


Anlam veremedi aynı evi paylaştığım insanlar buna. Anlam aramadım ben de bu alışkanlığımda. Sadece huzurlu, kuşlar gibi hafif ve özgür hissediyordum kendimi.


Çocukluğumdan beri üzerime kapatılmaya çalışılan demir kafesle olan mücadelem herkes uyuduğunda son buluyor ve onlar uyanana kadar özgürlüğümün tadını çıkarıyordum. Uzun zaman bunun; bu olduğunun farkına varamamış olsam da.

Şimdi yalnızım. Geç kalmış da olsam; o demir kafesi acımasızca üzerime kapatmaya çalışan hiç kimse yok.


Bu demir kafesler zincirini geç de olsa kırmayı başardım.
Zincirin ilk halkasını -nur içinde yatsın- annem oluşturmuştu. Elalem ne der, zihniyeti yüzünden yapmadığını bırakmamıştı bana. Kitap okudum dayak yedim. Ama yine okudum. Pantolon giydim dayak yedim. Ama yine giydim. Müzik dinledim, dans ettim, dayak yedim. Ama yine yaptım.


İyi ki yapmışım.


Keşke daha çok dayak yeseydim de yapmadığım daha bir çok şeyi yapsaydım. Zinciri oluşmadan kırabilseydim. Kırabilseydim de bilinçaltıma yerleşmeseydi baskıya dair hiç bir kodlama. Bilinçaltıma dolan bu korkuyla bana demirden kafesi giydirmeye çalışan insanları çekmeseydim kendi hayatıma. Her defasında kırılması daha da zor bir halka eklemeseydim zincire.


Zincirin son ve en güçlü halkası da kırıldı.
Yalnız ve baskısız bir hayatı bilinçaltıma kendim kodladım ve yarattım en sonunda. Şimdi yalnızım. Kendimle başbaşayım. Korkulara, kaygılara, kine ve nefrete, endişeye, pişmanlıklara yer yok yalnızlığımda. Kıyamam yalnızlığımı bu düşük frekanslı duygulara kurban etmeye. Onu çok zor elde ettim ve büyük bedeller ödedim.


Yalnızlığımda ve sessizliğimde kendimi her gün yeniden keşfediyorum.


Her gün önce hayata şükrediyorum. "Olması gereken tam da bu. Ruhumun istediği özgürlük bu işte" diyorum. Ve "sen bunu başardın Hülya" deyip kendi elimi sıkıyorum.


Yalnızlık ruhun kendisi için alan yaratmasıdır. Yalnızlıktan korkanlara ve yalnızlığı sevmeyenlere hayret etmişimdir hep. Ama artık biliyorum ki onlar kendileriyle yüzleşmekten korkuyorlar. Yalnız kalıp hayatlarına dair sorgulamalar yapıp kendini kötü hissetmektense, kalabalıkta olup onları uyaran iç seslerini bastırmayı yeğliyorlar.


Yalnızlığın içinde paha biçilmez armağanlar saklı ve yalnız kalma korkusunu aşıp bunları alabilen çok az.


Yalnızlık ağlatır bazen. Bazen güldürür. Bazen dansettirir. Bazen delirtir.


Ruhun duygu dünyasında ki gezintisidir bu.


Size bir şeyler anlatmaya çalışıyordur ruhunuz. O'na bir soru sormuşsunuzdur ve cevabı vermek için dikkatinizi çekmeye çalışıyordur.


Ustalığınıza göre yaşadığınız patlamayı değerlendirip alırsınız içindeki armağanı... Ağlıyorken birden gülmeye başlarsınız. Dansederken beklediğiniz çözüm fikri bir ampul misali yanar kafanızın içinde. Durup "işte aradığım bu" dersiniz ve daha çılgınca devam edersiniz dansınıza. Bir deli bir akıllı olursunuz. Ama her şeyin bir çözümü olduğunu da çok iyi öğrenirsiniz.


Yalnız olmayı inanılmaz seviyorum. Yalnızlığımda benim içimden çıkan bütün benleri seviyorum. Kendimi seviyorum.


" Okumak öğrenmeye yol açar ama dehanın okulu yalnızlıktır.'' demiş Alex Browning.


Kalabalıklar içinde de olsanız kendi yalnız alanınızı oluşturun. Ruhunuzun buna çok ihtiyacı var. O sizinle konuşmak istiyor. Durun ve dinleyin. Dahi olamayabilirsiniz belki ama huzur bulursunuz. Huzur, elde edilen en büyük başarı değil midir ki?


...

20 Mart 2010 Cumartesi

Aydınlanma




















Ummaktan vazgeçtiğiniz zaman herşeye sahip olursunuz.
Ne denli az şeyiniz kalırsa,kaygılanacak o kadar az şeyiniz olur.
Bütün nesneler bir tek özden yapılmıştır, ama buna rağmen farklı tesirler altında aldıkları biçimlere göre birbirinden farklı olmaktadırlar. Kendilerini biçimlendirdikleri gibi hareket etmekte ve hareket ettikleri gibi olmaktadırlar. Fakat şayet doğru yaşayan ve karakteri sağlam bir arkadaş bulamazsa, daha iyisi yanlız yürüsün.Tıpkı saltanat ve hükümet dertlerini arkasında bırakıp, ormanda yanlız bir fil misali hayat yaşayan bir kral gibi.
Benlik her türlü düşmanlığın, haksızlığın, iftiranın, arsızlığın, hırsızlığın, soygunculuğun, zûlmün ve kan dökmenin başlangıcıdır.
Bir şeyi anlamak o şeyi bağışlamak demektir.
Önce kendi gideceğin yolu öğren, sonra öğretmeye kalk. Kendine bir ışık ol, kendi hakikatının içine doğru tut.
İnsanlar arasında nehri geçip karşı kıyıya ulaşan azdır. Büyük bir çoğunluk nehrin kıyısında bir aşağı bir yukarı doğru koşup durur.
Formlar, benlik/ruh değildir; algılama benlik değildir, kavrayışlar benlik değildir, mental oluşumlar ve hisler de "ben" değildir, hiçbiri "ben"/"ruh" değildir, bunların hepsi değişime tabiidir ve kalıcı değildir. Nedensellik, etkileşim, koşullar ve ayırt edici algılama...Dört büyük element bunlardandır.
Fiziksel objelerin aslında kendilerinden gerçekliklerinin olmadığını öğretiyorum, bunların ancak zihnin ürünleri olduğunu söylüyorum, aslında hepsi bir hayaldir. Bunların duyularla algılandığı ve ayırt edildiği doğrudur fakat aslında diğer yandan hiçbirinin kendiliğinden kendi doğaları, gerçeklikleri yoktur. Onlar gerçekte görülmüyorlar ama zihin tarafından ‘tasarımlanıyorlar’. Bir bakıma kavranabiliyorlar ama bir bakıma da gerçekte kavranamıyorlar.
Nefret hiçbir zaman nefretle yok edilemez. Nefret sevgiyle yok edilir bu ölümsüz kanundur. Öfkeyi sevgiyle, kötülüğü iyilikle yen. Açgözlülüğü cömertlikle, yalanı gerçekle yen. Hınca hınçla cevap verilirse, hınç ortadan kalkar mı?
Uykuda yaşayan insanı uyandırmak için belirli şartların yerine getirilmesi gerekir. Belirli şartlar sağlanamazsa farkındalık oluşmaz. İnsan isimlere, formlara ve maddesel dünyaya bağlanır ve onların zihnin bir yanılsaması olduğunu, zihinde oluştuğunu unutur ve hata yapar böylece zihnin özgürlüğü engellenmiş olur.
Bizim olan her şey düşüncelerimiz sonucundadır. Düşüncelerimizde kurulur,düşüncelerimizde oluşur. Eğer bir kimse kötü düşünceyle konuşur ya da davranırsa onu tıpkı tekerleğin kağnı çeken bir öküzü izlemesi gibi, acı izler.
Nedensellikler, zerreler, en küçük şeyler, madde, fiziksellikler hepsi gerçekte zihinde oluşan, zihnin oluşturduğu şeylerdir.
Sizi kendinizden başka hiç kimse kurtaramaz. Kendi kendinize ışık olun. Bir şeye sırf kulaktan duydunuz diye körü körüne inanmayın, birkaç kuşaktan beri itibar görüyorlar diye, geleneklerin de doğru olduğuna inanmayın. Sırf hocalarınızın ya da rahiplerin otoritesine dayanıyor diye hiçbir şeye inanmayın. Ancak bizzat hissettiğiniz, denediğiniz ve doğru olarak kabul ettiğiniz, kendinizin ve başkalarının hayrına olan şeylere inanın ve tutumunuzu onlara uydurun. Bu dünyayı bir hava kabarcığı bir serap gibi düşün. Dünyayı böyle gören kişiyi ölüm görmez. Damı basit yapılmış bir eve yağmur dolması gibi, derin düşünmeyen beyine de tutku öyle dolar. Derin düşünen bilge kişinin tek bir günlük yaşamı, bilgisiz ve kontrolsüz kişinin bütün bir yaşamından daha değerlidir. Nasıl ki okçu okların düz olmasına özen gösterir,usta da dağınık düşüncelerini öyle toparlayıp yönlendirir. Kimse 'nasıl olsa bana zararı dokunmaz' diyerek küçücük de olsa kötülük düşünmesin. Su damlalarının damlaya damlaya su kabını doldurması gibi, budala kimse de azar azar toplayarak kendini kötülükle doldurur.
Gökten altın yağsa insanın arzuları doyurulamaz.
İsteğin küçük bir zevk verdiğini ve aslında acıya neden olduğunu bilen kişi, bilge kişidir.
Bizden nefret edenlerden nefret etmeden yaşayalım. Gelin, bizden nefret edenler arasında nefretten kurtulmuş olarak yaşayalım.
Sağlık en büyük hediyedir, doyumluluk en büyük zenginlik, güven en iyi akrabalıktır. Nirvana ise en büyük mutluluk.
Başkalarının kusurları kolayca görülür ama kendi kusurumuz görülmez; kişi komşusunun kusurlarını ayıklar bulur, kendi kusurlarını ise kumarda hile ile zar saklar gibi saklar.
Yaşayan varlıkların hepsi; zayıf, güçlü, uzun, kısa, büyük, orta veya küçük görünen, görünmeyen; doğmuş olan veya doğmakta olan, hepsi mutlu olsun! Kimse kimseyi aldatmasın, kimse kimseyi küçümsemesin, kimse kimseye öfke ile darılma ile zarar vermek istemesin.
Geçmişte kim olduğunu bilmek istiyorsan, şu an kim olduğuna bak. Kim olacağını bilmek istiyorsan, ne yaptığına bak.
Aklınla ve sağlıklı zihninle uzlaşmıyorsa hiçbir şeye inanma, onu ben demiş olsam bile.
Kin taşımak yanan bir kömür parçasını başkasına atmak için eline almak gibidir. Sadece kendini yakarsın. Bırakmayı öğren. Mutluluğun anahtarı budur.
Övmek veya yermek bilge kişinin dengesini bozamaz.
Bir derdin varsa, derman bulmaya çalış; bulamıyorsan da, onu dert etme.
Buddha denizinin kıyıları yoktur. Bu dünyayı yaratan, zihninizdir.
Ne anne, ne baba ne de herhangi bir akraba insana iyi yönetilen bir akıldan daha fazla yararlı olabilir.
Bir kişinin kendi kendini yenerek kazandığı zafer, bir başkasının savaşta bin kişiyi bin kez yenerek kazandığı zaferden daha iyidir.
Bütün biçimler gerçek dışıdır, bunu idrak edebilen kişi acılara tepki vermez; işte bu saflık yoludur.
Varlığın öteki kıyısına vardığında önce, sonra ve ortada olandan vazgeç.
Öfkeniz yüzünden cezalandırılmayacaksınız, öfkeniz tarafından cezalandırılacaksınız.
İnsan hayatı aslında acılardan ibarettir; bu acıların sebebi bencil ve doymak bilmez isteklerdir; insanın bencilliği ve istekleri sona erdirilebilir; sonuçta bütün bu doymak bilmez arzu ve iştah ortadan kaldırıldığında, ulaşılan durum nirvana olarak adlandırılır.
Bencillik ve isteklerden kaçışın yöntemi,
"Sekiz Katlı Asil Yol" diye adlandırılır:
1-Doğru görüş,
2-Doğru niyet,
3-Doğru konuşma,
4-Doğru hareket,
5-Doğru geçim kaynağı,
6-Doğru çaba,
7-Doğru düşünme,
8- Doğru meditasyon...


...

(alıntı)

...

19 Mart 2010 Cuma

BİLGE'CE




















"Anlamsızlıkların içinden doğar ANLAM, anlamsızlaştıkça anlamı arar İNSAN."


...

17 Mart 2010 Çarşamba

"Ya Sabır"















Açlığa sabredersin adı "oruç" olur.
Acıya sabredersin adı "metanet" olur.
İnsanlara sabredersin adı "hoşgörü" olur.
Dileğe sabredersin adı "dua"olur.
Duygulara sabredersin adı "gözyaşı" olur.
Özleme sabredersin adı "hasret" olur.
Sevgiye sabredersin adı "AŞK" olur...


...


(Hz. Mevlana)

...

14 Mart 2010 Pazar

Sen! Kendin Ol!





















Kendini ikiye böldün. Duvarlar ördün. Bir yarını duvarlar ardına hapsettin. Bir yarını bir maskenin ardına gizleyip, maskeli balolarda maskeli insanlarla kendini avuttun.



Kendi yarattığın direnç duvarını yıkıp, kendi parçalarını birleştiremediğin için büyüyemedi sevdaların. Yarım kaldı aşkların. Tamamına ermedi mutlulukların.


Sen yine de kurnazlık ettiğini, kendini bu parçalanmışlıkla koruyup güvende tuttuğunu sandın. Küçük hesaplar yapıp kazandığını düşündün ama bilmediğin kadar büyük şeyler kaybettin.

Kendi özün hala o duvarların içinde gerçek sevgi için yanıp tutuşuyor.


Maskeli süvari dışarıda, maskeli baloda yaşamla olan dansını sahte gülümsemelerle yapıyor. Duvarların içinde ki kendi özünün - beni unutma - diyen haykırışları yüreğini burkuyor.


Duymak istemiyorsun.


Bastırıyorsun iç sesini kalabalık ve gürültüyle.

Ama yine de bilmediğin bir sızı oluyor yüreğinde. Dinmiyor bir türlü ne yaparsan yap. Hangi maskeyi takarsan tak.


Korkuların duvarları yıkıp, parçaları birleştirip, özgürleşmene engel oluyor. Mutlu olamıyorsun. Huzur bulamıyorsun.


Kendi özünü yaşamın dansıyla besleyemiyorsun.


Yaşamın içine katamıyorsun. Aç ve susuz süründürüyorsun. Onu görmezden gelip mutlu olmak için mucize insanlar arıyorsun kendi dışında.


Mucize orda.


Ördüğün duvarlar içinde, kendi özünde.


Korkma çıkar onu yaşam balosuna.


Maskelerinden kurtul. Parçalarını birleştir. Gerçek sen ol. Dans edecek kimseyi bulamazsın diye endişelenme.


Bu tehlikeyi göze al.


Senin maskesiz ve gerçek olduğunu gören biri mutlaka maskesini çıkaracaktır.


Sahte ve kalabalıkta olmaktansa kendin gibi, gerçek ve yalnız ol. Yoksa mucizeleri beklemekle geçer gider yaşamın.


Şunu da unutma sakın. Kendin olmak, varolmak çok da kolay bir şey değildir. Kolay olsaydı bunu herkes yapardı. Maskeler bir bir düşerdi. Kendin olmanın büyük zorlukları vardır. Büyük kayıpları vardır.


Önce seni herşeyinle çok sevdiğini sandığın en yakınına - sevgiline, eşine, hayat arkadaşına - karşı zorlu bir süreç başlar.


Sevdiğin insanın yanında kendin olamazsan kimin yanında olabilirsin ki? Önce ordan başlarsın. Maskeni bırakıp - ben buyum, özüm bu - dersin. Sana olan sevgisi gerçekse - özünden sevdiyse - bunu kaldırabilir. Büyür ve gelişir sevginiz.


Maskeli parçasıyla sevdiyse seni, maskesiz ve gerçek seni kabullenemez. Seni sevmesi için ona tıpatıp benzeyen maskeni takmaya zorlar seni. Sen takamazsın artık. O da çıkarıp atamaz. Ve kaçınılmaz sona ulaşırsınız. Bu kendin olmak için ödediğin ilk bedeldir.


Sonra diğer en yakınlarına sıra gelir. Ailenle olduğunda da kendin olmak istersin. Kanını, canını taşıdığın insanların yanında kendin olamazsan nerede, kimlerle kendin olabilirsin ki? Kendin gibi olmanın tadına varmışsındır. Bunu durduramazsın. Bir kez daha o zorlu süreci göze alırsın. Onların gerçekliği kadar, ya olduğun gibi kabul edilirsin ya da onları da kaybedersin.


Kendin olmanın özgürlüğü, varolmanın dayanılmaz hafifliği sonsuz mutluluğa ve huzura ulaştırmıştır artık seni.

Yürüdüğün yol budur artık. O yolda yalnızsındır. Ama kendinsindir. Bu yolda yürümek o kadar güzeldir ki bütün zorlukları göğüslemeye hazırsındır.

Yolun en başında daima en yakınların olur ve hepsi seni kendi yollarında yürümen için ısrararla geri döndürmeye çalışır. Kendin olma yolunun en zorlu etabıdır bu.


Sen direndikçe onlar da direnir.

Bu sana güç verir. Yolunun doğru olduğunu hissettirir.


Kendin olma yolunda yürüdükçe, karşılaştığın bütün dirençleri varolmak için bir fırsata dönüştürme ustası olup çıkarsın zamanla.

Kendin olursun.


Yalnız kalırsın. Ama çok iyi bilirsin ki yalnızlık O ' na mahsustur. Bir de O ' na yakın olmak isteyenlere. O yalnız olanlara daha çabuk ulaşır. Bazen O ' nu kendi çokluğunda bazen de hiçliğinde bulursun. Aradığın ve beklediğin mucize budur işte.


Duvarlarını yıkıp, maskelerini atıp, parçalarını birleştirip, bütünselliğini oluşturmaya başladığında kendi mucizeni yaratırsın.


...

10 Mart 2010 Çarşamba

BİLGE'CE



















"Önemli olan nerde doğup büyüdüğümüz değil, büyüdükçe ne tarafa yürüdüğümüzdür."


...

8 Mart 2010 Pazartesi

Kadın Deyip Geçmeyin




 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Kadın ve erkek...

Bir bütünün iki farklı ve birbirini tamamlayan parçaları...


Erkek ve kadını birbirinden farklı kılan, doğalarında, ruhlarında taşıdıkları enerjilerdir. Bu enerji meselesini hepimiz biliyoruz artık. Elektrik alamadım, enerjimiz tutmadı, aynı frekansta değiliz dedikleri şey bu işte.

Bu enerjiler tam anlamıyla yaşama sunulduğunda denge sağlanır. Ne yazık ki, bu denge binlerce yıl önce bozulmaya başladı. Denge bozulunca, ruhsal gelişim durdu. Dünya gittikçe karanlığa mahkum olmaya başladı.


Kadın ve erkeğin arasında ki en büyük sorun, erkeğin kadına yaptığı baskıdır. Kadının örtünmesiyle bilincinin de baskılar altına girmesi ve ruhsallığından uzaklaşması başladı.


Kadın bedeni maksatlı olarak küçük düşürüldü ve kadının bedeninden utanması sağlandı. Kadın fiziksel güçsüzlüğünden dolayı bu baskılara boyun eğdi, eğdikçe bilinci kat kat örtülerin altında gömüldü.


Kadının utanç ile örtünmesinin sağlanması sadece bedenini değil, kadına ait ruhu ve bilinci de kapattı. Kadının boyun eğdiği her baskı, bilincinde bir gerçeği daha örttü. Gelinen son nokta da, kadının bilincinde, bedeninde olduğundan çok daha fazla örtüler oluştu.




Dünyanın dengesini sağlayacak olan kadın ve erkek ruhu tam olarak sunulamadıkça yaşama, dünya bir anlamda nefessiz kaldı.


Suyu örnek vermek istiyorum. Suyun içindeki hidrojen ve oksijen ayrıldığında, ne oksijen ne de hidrojen suyun yerini tutmaz. Suyun sağladığı yararı sağlamaz evrene ve canlılara. Ancak iki hidrojen ve bir oksijen atomunun birleşmesi gerekir ki bir su molekülü oluşabilsin ve su evreni ve yaşamı besleyebilsin. Hidrojen ve oksijen atomları belli ölçüde birleşmeyince su oluşmuyorsa ve susuzluk evrenin dengesini bozuyorsa, kadın ve erkeğin hücrelerinde yüklü enerji evrene, dolayısıyla birbirlerine, belli ölçülerde sunulmadığında yaşamı tam anlamıyla besleyecek yaşam enerjisi oluşamıyor. Baskı ve yozlaşma ile bozulmuş enerjiler, işlevini yapamıyor. Enerji alışverişinin dengesizliği yüzünden oluşamayan ya da az oluşan yaşam enersiji azlığından, dünya ve insanlık nefes darlığı yaşamaya başlıyor.


Bu ruh birleşiminin tam olmayışı, insanlığın ruhsal gelişimini engelliyor. Bu da insanın hem kendi içinde hem de kendi dışında, kendini tamamlayacak olan parçasını bulmasına engel oluyor. Hiç bitmeyen bir yarımlık duygusuyla, çoğu kadın kadınlığını, çoğu erkekte erkekliğini yaşamadan, derin bir iç sızısıyla sürüyor yaşam.


Bilincini bir yığın örtüden ve baskılardan kurtaramayan kadın, bebeğini de kadın ruhunu tam anlamıyla kullanmadan büyütüyor. Kadın, bu ruhu yetiştirdiği çocuklarına tam olarak akıtamayınca çocuklar da ruhsuz ve kaba bir kişilikle büyüyorlar. Gün be gün kadının ruhunun ölümüyle ve bu dengeleyici ruhun eksikliğiyle büyüyor insanlığı oluşturan çocuklar. Ve dünya ruhsuz, kendini bulamamış ve dengesiz insanlar topluluğu haline geliyor.


Baskılarla kadın ruhu ve bilinci kapalı tutuldukça, hem dünyanın doğası hem de insanlığın doğası zarar görmeye devam ediyor...


Sonuç olarak bu dengesizlik, dünyada ruhsuz ve ahlaksız insanların, kötülüğün, karanlığın, nefretin çoğalmasına sebep oluyor...


Dünyayı değiştirmek istiyorsak, kadınlar, kadın gibi, ruhlarını, güzelliklerini, sevgi ve şefkatlerini, yaradanın onlara bahşettiği ve özlerinde taşıdıkları özelliklerini tam anlamıyla yaşamalı, yaşama sunmalı ve yaşamı dengelemelidirler. Bu hem kadını, hem erkeği, hem de dünyayı tamamlayacak ve doğallığına eriştirecektir...


Son günlerin en çok tartışılan konularından olan kadının giyimi hakkında da kendi fikrimi belirtmeden geçmeyeceğim.


Giyinmek, korku ile örtünmek olmamalıdır. Doğa şartlarına ve estetiğine uyumlu, herkesin kendine yakıştırdığı renkte ve ahenkte, kendini rahat hissettiği ve kendini rahatça ifade ettiği biçimde olmalıdır. Doğada ki güzelliğe ve uyuma, kendi içimizde taşıdığımız uyumu ve güzelliği, giydiklerimizle yansıtmak ve katmak olmalıdır. Doğal ve içsel güzelliği ve estetiği örtmemeli, ne çok kapalı ne de çok açık olmamalıdır. Çok kapanmak da çok açılmak da teşhirdir bana göre. İkisi de aynı ölçüde ama farklı yöne çekilen dikkatten öte bir durum değildir. Sokağa çıkan, mini etekli ve büstiyerli bir bayan ile, türbanının altında, eski mezar taşları büyüklüğünde anlamsız bir madde taşıyan, aşırı makyaj yapmış bir tesettürlünün hiç bir farkı yoktur benim nazarımda. İkisi de doğallıklarını, içsel güzelliklerini giyimlerinin, dış görünüşlerinin altına itiyorlardır...


Kadına yapılan her türlü zulme, baskıya, örtüye hayır diyorum ben. Annelerimizin doğallığına yakışan başörtülerinin önünde saygıyla eğilerek...


Kadına yapılan her yanlış, hem erkeğe hem de dünyaya yapılan yanlıştır. Bunu da üstüne basa basa bir kez daha belirtmek istiyorum...


Kadınlarımızın başını örtmelerine hiç bir sözüm yok, ama başlarıyla beraber bilinçlerini örtmeleri, kendileri ve yetişdirdiği çocuklar için, dolayısıyla ülkemiz ve dünya için büyük bir kayıp.


Annem de başı örtülü bir kadındı. Başını korkuyla ve başkaları için değil, sevgiyle kendisi için örterdi ama bilincini hem kendisi için hem biz çocukları için yaşadıkça açmaya çalışan bir kadındı.


Kadınlara verilen değerin gün geçtikçe azalmasına vereceğim bir örnekle tüm kadınlarımızın Dünya Kadınlar Günü'nü kutluyorum.


Cengiz Han; Komutanlarını eleştirirken toplantılarda eşini de yanında bulundururmuş.


Birgün, "Ben sizin HAN' ınızsam yanımdaki de benim HAN' ım ve benim sözümü dinleyeceksiniz, tıpkı ben, benim Han'ımın sözünü dikkate alıp saygı duyarak dinlediğim gibi..''


İddia böyle; HANIM kelimesi HAN dan geliyormuş.

Çok eskiden, Hanımlar, Hanların bile Han'ıymış.




...

7 Mart 2010 Pazar

Küçük Şeyler

















Şeyh Sadi derki: "Aşk'a uçma kanatların yanar."

Mevlâna der ki: "Aşk'a uçmadıktan sonra kanat neye yarar."

Yunus Emre de der ki: "Aşk'a vardıktan sonra kanadı kim arar."


...

5 Mart 2010 Cuma

Gülümse!!




















O sabah kalktım ve ne giysem diye şöyle bir ruh halimi yokladım. Ruhumdan beyaz giy diye bir ses yükseldiğini hissettim ve hiç düşünmeden giydim.


Giyindikten sonra kendime şöyle bir baktım, kendimi öyle iyi hissettim ki ruhumu teşekkürlere boğdum. Gideceğim yer boşanma davamın görüleceği bir adliye binası idi.


Duruşmamın yapılacağı kata çıktım. Ortalık ana baba günü gibiydi. Kalabalık, gürültülü ve hınca hınç dolu. Mahkemeye gelmiş olduklarından dolayı olsa gerek herkesin suratı mahkeme duvarı gibi asıktı. Ben ise tam tersine kendimi oldukça hatta olmam gerekenden bile iyi hissediyordum.


Ruhum içerden -olması gereken bu lütfen rahat ol ve gülümse- diyerek beni gülümsetip aydınlatıyordu sanki.


Boş bulduğum bir banka oturdum ve sıramızın gelmesini beklemeye başladım. Boşanma davamın olduğunu bilen ve beni orda gören bir tanıdığım yanıma gelip aynen şu sözleri etti. ''Ya herkes evlenirken beyaz giyer ve gülümser sen boşanırken beyaz giymiş ve gülümseyebiliyorsun. Bir kalabalığa bir sana baktım ve hayretler içinde kaldım sana. Bu huzurlu ve gülümseyen halin beni bile rahatlattı,'' dedi.


Olanın olması gereken olduğunu, her ikimiz için de en iyisinin bu olduğunu anlattım ve gülümsedim bir kez daha.


O gün yaşadığım olay, yıllar önce ajandama yazdığım Cenap Şahabettin ' in güzel bir sözünü anımsattı bana.


''Şen adam güneşe benzer girdiği yeri aydınlatır.''


Yıllarca yazdıklarımı - ajandam parçalanıncaya kadar - tekrar tekrar okumuştum. O gün duyduğum sözler, girdiği yeri aydınlatan bir güneşe dönüşmüş olduğum hissine kapılmama neden oldu.


Daha büyük bir güç ve inançla girdim salona. Geçici de olsa olumlu bir kararla çıktım salondan.


Bu özlü sözü yazdığım günlerde egom benim gülmemem için elinden geleni yapardı. Ruhum gülmek istiyor olacak ki böyle sözleri bir yerlerde yakalayıp benim önüme koyardı.


Ruhum her şeye rağmen gülmek ister, egom ise gülmemem için binlerce neden üretirdi. İçimden gelse de gülemezdim. Bir annenin çocuğunu korkuyla susturması gibi egom ruhumu sustururdu.


Gülmeden, gülemeden ömrümün büyük bir kısmı geçti gitti. Ama yine de zararın neresinden döndüysem kardır. Her şeye rağmen gülebilmeyi öğrendiğim ve her yeni günü, acı-tatlı bana ne getiriyorsa gülümseyerek karşılamayı başarabildiğim için şükrediyorum artık.


Hiç bir şey bulamadığımda, gülümseyemeden geçirdiğim, kaçırdığım zamanlar için kocaman bir gülümseme konduruyorum yüzüme. Ve artık biliyorum ki;


İçten bir gülümseme, mutlu ve huzurlu bir yaşamın anahtarıdır.


İçten bir gülümseme, iç dünyamızın güzelliğinin vitrine konmasıdır.


İçten bir gülümseme, sevgi dolu bir yüreğin gözlerden yansımasıdır.


İçten bir gülümseme, yaşama sevinciyle doluyum demektir.


İçten bir gülümseme, kendimi ve sizleri seviyorum demektir.


İçten bir gülümseme, ben mutluyum ve sizinde mutlu olmanızı istiyorum demektir.


İçten bir gülümseme, sağlıklı bir ruha ve bedene sahibim demektir.


İçten bir gülümseme, verilebilecek en ucuz fakat en değerli armağandır.


İçten bir gülümseme, ona hasret kalanların ilacıdır.


İçten bir gülümseme, gönüller arasına sevgiden inşa edilmiş köprüdür.


İçten bir gülümseme, insanın ruhunda açan çiçeklerin evrene sunulmasıdır.


İçten bir gülümseme, içimde karanlığa yer yok demektir.


İçten bir gülümseme, anı yaşayarak aydınlanmaktır.


İçten bir gülümseme, paranın satın alamayacağı kadar büyük bir güce sahip olmaktır.


İçten bir gülümseme, hem kendimize hem evrene yapılan en büyük hizmettir.


Dahası ve en önemlisi, Kanadalı Doktor Hawkins ' in yapmış olduğu bir araştırmanın sonucuna göre, pozitif, her şeyi olduğu gibi kabullenen mutlu ve gülümseyen bir insanın yaydığı yüksek enerji, 90.000 negatif insanın yaydığı düşük enerjiyi dengeleyebilmektedir.


İşte size bir gülümsemeyle 90.000 kişiye iyilik yapma fırsatı. İşte size bir gülümsemeyle evrene hizmet etme fırsatı. Daha ne duruyorsunuz ki.


Şöyle içten bir gülümseyin. Hem kendi ışığınızı hem de evrenin ışığını yükseltin.


...