8 Mart 2010 Pazartesi

Kadın Deyip Geçmeyin




 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Kadın ve erkek...

Bir bütünün iki farklı ve birbirini tamamlayan parçaları...


Erkek ve kadını birbirinden farklı kılan, doğalarında, ruhlarında taşıdıkları enerjilerdir. Bu enerji meselesini hepimiz biliyoruz artık. Elektrik alamadım, enerjimiz tutmadı, aynı frekansta değiliz dedikleri şey bu işte.

Bu enerjiler tam anlamıyla yaşama sunulduğunda denge sağlanır. Ne yazık ki, bu denge binlerce yıl önce bozulmaya başladı. Denge bozulunca, ruhsal gelişim durdu. Dünya gittikçe karanlığa mahkum olmaya başladı.


Kadın ve erkeğin arasında ki en büyük sorun, erkeğin kadına yaptığı baskıdır. Kadının örtünmesiyle bilincinin de baskılar altına girmesi ve ruhsallığından uzaklaşması başladı.


Kadın bedeni maksatlı olarak küçük düşürüldü ve kadının bedeninden utanması sağlandı. Kadın fiziksel güçsüzlüğünden dolayı bu baskılara boyun eğdi, eğdikçe bilinci kat kat örtülerin altında gömüldü.


Kadının utanç ile örtünmesinin sağlanması sadece bedenini değil, kadına ait ruhu ve bilinci de kapattı. Kadının boyun eğdiği her baskı, bilincinde bir gerçeği daha örttü. Gelinen son nokta da, kadının bilincinde, bedeninde olduğundan çok daha fazla örtüler oluştu.




Dünyanın dengesini sağlayacak olan kadın ve erkek ruhu tam olarak sunulamadıkça yaşama, dünya bir anlamda nefessiz kaldı.


Suyu örnek vermek istiyorum. Suyun içindeki hidrojen ve oksijen ayrıldığında, ne oksijen ne de hidrojen suyun yerini tutmaz. Suyun sağladığı yararı sağlamaz evrene ve canlılara. Ancak iki hidrojen ve bir oksijen atomunun birleşmesi gerekir ki bir su molekülü oluşabilsin ve su evreni ve yaşamı besleyebilsin. Hidrojen ve oksijen atomları belli ölçüde birleşmeyince su oluşmuyorsa ve susuzluk evrenin dengesini bozuyorsa, kadın ve erkeğin hücrelerinde yüklü enerji evrene, dolayısıyla birbirlerine, belli ölçülerde sunulmadığında yaşamı tam anlamıyla besleyecek yaşam enerjisi oluşamıyor. Baskı ve yozlaşma ile bozulmuş enerjiler, işlevini yapamıyor. Enerji alışverişinin dengesizliği yüzünden oluşamayan ya da az oluşan yaşam enersiji azlığından, dünya ve insanlık nefes darlığı yaşamaya başlıyor.


Bu ruh birleşiminin tam olmayışı, insanlığın ruhsal gelişimini engelliyor. Bu da insanın hem kendi içinde hem de kendi dışında, kendini tamamlayacak olan parçasını bulmasına engel oluyor. Hiç bitmeyen bir yarımlık duygusuyla, çoğu kadın kadınlığını, çoğu erkekte erkekliğini yaşamadan, derin bir iç sızısıyla sürüyor yaşam.


Bilincini bir yığın örtüden ve baskılardan kurtaramayan kadın, bebeğini de kadın ruhunu tam anlamıyla kullanmadan büyütüyor. Kadın, bu ruhu yetiştirdiği çocuklarına tam olarak akıtamayınca çocuklar da ruhsuz ve kaba bir kişilikle büyüyorlar. Gün be gün kadının ruhunun ölümüyle ve bu dengeleyici ruhun eksikliğiyle büyüyor insanlığı oluşturan çocuklar. Ve dünya ruhsuz, kendini bulamamış ve dengesiz insanlar topluluğu haline geliyor.


Baskılarla kadın ruhu ve bilinci kapalı tutuldukça, hem dünyanın doğası hem de insanlığın doğası zarar görmeye devam ediyor...


Sonuç olarak bu dengesizlik, dünyada ruhsuz ve ahlaksız insanların, kötülüğün, karanlığın, nefretin çoğalmasına sebep oluyor...


Dünyayı değiştirmek istiyorsak, kadınlar, kadın gibi, ruhlarını, güzelliklerini, sevgi ve şefkatlerini, yaradanın onlara bahşettiği ve özlerinde taşıdıkları özelliklerini tam anlamıyla yaşamalı, yaşama sunmalı ve yaşamı dengelemelidirler. Bu hem kadını, hem erkeği, hem de dünyayı tamamlayacak ve doğallığına eriştirecektir...


Son günlerin en çok tartışılan konularından olan kadının giyimi hakkında da kendi fikrimi belirtmeden geçmeyeceğim.


Giyinmek, korku ile örtünmek olmamalıdır. Doğa şartlarına ve estetiğine uyumlu, herkesin kendine yakıştırdığı renkte ve ahenkte, kendini rahat hissettiği ve kendini rahatça ifade ettiği biçimde olmalıdır. Doğada ki güzelliğe ve uyuma, kendi içimizde taşıdığımız uyumu ve güzelliği, giydiklerimizle yansıtmak ve katmak olmalıdır. Doğal ve içsel güzelliği ve estetiği örtmemeli, ne çok kapalı ne de çok açık olmamalıdır. Çok kapanmak da çok açılmak da teşhirdir bana göre. İkisi de aynı ölçüde ama farklı yöne çekilen dikkatten öte bir durum değildir. Sokağa çıkan, mini etekli ve büstiyerli bir bayan ile, türbanının altında, eski mezar taşları büyüklüğünde anlamsız bir madde taşıyan, aşırı makyaj yapmış bir tesettürlünün hiç bir farkı yoktur benim nazarımda. İkisi de doğallıklarını, içsel güzelliklerini giyimlerinin, dış görünüşlerinin altına itiyorlardır...


Kadına yapılan her türlü zulme, baskıya, örtüye hayır diyorum ben. Annelerimizin doğallığına yakışan başörtülerinin önünde saygıyla eğilerek...


Kadına yapılan her yanlış, hem erkeğe hem de dünyaya yapılan yanlıştır. Bunu da üstüne basa basa bir kez daha belirtmek istiyorum...


Kadınlarımızın başını örtmelerine hiç bir sözüm yok, ama başlarıyla beraber bilinçlerini örtmeleri, kendileri ve yetişdirdiği çocuklar için, dolayısıyla ülkemiz ve dünya için büyük bir kayıp.


Annem de başı örtülü bir kadındı. Başını korkuyla ve başkaları için değil, sevgiyle kendisi için örterdi ama bilincini hem kendisi için hem biz çocukları için yaşadıkça açmaya çalışan bir kadındı.


Kadınlara verilen değerin gün geçtikçe azalmasına vereceğim bir örnekle tüm kadınlarımızın Dünya Kadınlar Günü'nü kutluyorum.


Cengiz Han; Komutanlarını eleştirirken toplantılarda eşini de yanında bulundururmuş.


Birgün, "Ben sizin HAN' ınızsam yanımdaki de benim HAN' ım ve benim sözümü dinleyeceksiniz, tıpkı ben, benim Han'ımın sözünü dikkate alıp saygı duyarak dinlediğim gibi..''


İddia böyle; HANIM kelimesi HAN dan geliyormuş.

Çok eskiden, Hanımlar, Hanların bile Han'ıymış.




...

Hiç yorum yok: